• Bilim ve Düşünce

    Astronotlar Yer Çekimsiz Ortamda Hiç Olmadılar

    34 kere okundu

    Yer çekimi ya da genel ifadeyle ‘kütle çekimi’ ile ilgili paylaşmak istediğim bir bilgi… İnsanların bir kısmı bu konunun aslını bilse de, bir kısmı kullanılan ifadelerden kaynaklı olarak meseleyi gerçeğinden farklı kabul eder. Biz bütün varlık, oluşum, sistem ve kanunları doğru anlamak zorundayız.

    Uzay istasyonunda çalışan bilim insanlarının yer çekimsiz ortamda bulundukları, hatta astronotların bu sebeple havada durdukları ve istasyonun içindeki eşyaların da bu sebeple havada süzüldükleri bilgisi doğru değil. Uzay istasyonlarında da yer çekimi vardır ve Dünya’daki yer çekimi ile bu istasyonlardaki yer çekimi arasında pek de büyük bir fark yoktur.

    Çünkü uzay istasyonları aslında Dünya’ya yakın bir konumda sayılırlar ve bu yüzden Dünya’nın yer çekiminin etkisinden sanıldığı gibi kurtulmazlar. Dünya’nın yer çekiminden kurtulmaları için çok daha uzaklara gitmeleri gerekmektedir ancak yine de yer çekiminden kurtulamazlar. Çünkü hâlâ Güneş’in çekimi alanı içindedirler, zaten Dünya da Güneş’in çekim alanı içinde olduğu için onun etrafında dönmektedir. Daha da uzaklaşsalar galaksimizin çekim alanı içindedirler.

    Galaksimizin dışına çıksalar da fark etmez; çünkü galaksimiz ile beraber içinde bulunduğumuz tüm galaksi kümesinin çekim alanı içinde olmuş olurlar hâlâ. ‘Galaksi kümeleri’ zaten kütle çekimi sebebiyle galaksi kümeleridirler. Dolayısıyla rahatlıkla şunu söyleyebiliriz; bizden 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda Galaksisi’nin de çekim alanı içindeyiz şu anda. Ancak galaksi kümeleri arasında olsak belki yer çekimsiz ortamda olmuş olabiliriz.

    Uzay istasyonlarının bulundukları yüksekliğe kadar bir kule inşa edilseydi insanlar onun üstünde yine yer çekimi olan bir ortamda bizim gibi gayet normal şekilde yürürlerdi. Peki öyleyse neden fotoğraflarda ve videolarda görüldüğü gibi uzay istasyonlarındaki insanlar ve çeşitli cisimler ‘havada’ süzülmektedir?

    Bunun sebebi aslında uzay istasyonlarının, Dünya’ya düşmemek için çok çok hızlı bir şekilde Dünya’nın etrafında dönüyor olmaları. Bu hız yaklaşık olarak saatte 27600 km. Yani mesele hızda, uzaklıkta değil. Zannedildiği gibi uzay istasyonunun veya uyduların bulunduğu konumda yer çekimi olmasaydı zaten Dünya’nın etrafında dönmezlerdi, uzay boşluğuna doğru sürüklenirlerdi. Eğer uzay istasyonları bu hızla gitmeyi durdursalar ve yavaşlasalar, Dünya’nın etrafında dönme hareketini durdururlar ve anında Dünya’ya yakınlaşırlar/düşerler.

    Düşünün, Dünya’ya uzaklığı yaklaşık 384 bin km olan Ay, kütle çekimi sebebiyle Dünya’nın etrafında dönerken Dünya’ya en uzak olduğu mesafe 406 kilometre olan Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) için mi ‘yer çekimsiz ortamdadır’ ifadesini kullanmak bilimsel olacak?

    Özetle, aslında uzay istasyonları sürekli Dünya’ya düşüyor ama belirli bir hızla gittikleri için de bu düşme Dünya’ya yaklaşma şeklinde olmuyor; bir yörüngede dengelenmiş oluyorlar. Uzay istasyonunun hızı ile yer çekiminin etkisi birbirini götürmüş oluyor. Bu sebeple istasyonun içindeki insanlar ve cisimler de sanki yer çekimsiz bir ortamdaymış gibi havada süzülüyorlar.


    Onur Mustafa Ezber / Kütle Çekimi Hakkında

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’a Göre Evlilik Dışı Cinsel İlişki Haramdır

    1.071 kere okundu


     Kur’an’a göre evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğu gerçeğini normal akla sahip her insan apaçık görür. Onlara bu açıklamayı yapmak durumunda kalmaz hiç kimse. Ama akıllarını ve imanlarını ortadan kaldırıp, onun yerine sapıklığı tercih eden sinsi, iki yüzlü ve yalancı gruplar türedi bu zamanda. Bunların çarpıtmalarını deşifre etmek, bilen müslüman için bir zorunluluktur.

     Kur’an’ın hemen her bölümünden, evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğu hem doğrudan, hem de Kur’an ayetleri bütün olarak düşünüldüğünde anlaşılıyor. Sadece evlilik ile ilgili hüküm ve şartları içeren ayetlerin var olması bile yeterli evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğunu anlamak için. Bu kadar açık bir gerçeği anlatmaya çalışmak zorunda kalmak rahatsız edici ama bu şekilde kandırılmış aklı zayıf insanlar mevcut olduğu için zorunlu oluyor. En azından, kendi gruplarını “mehdi cemaati” olarak göstermeye çalışan ve bu yolla haramları helal gibi gösteren malum ahlaksız ve şaşırmış örgütü/grubu bile bile desteklemeye devam etmek isteyenlerin ahirette azabının artmasına vesile olmak duasıyla bu yazıyı yazıyorum.

     Kur’an’a göre Müminler, evli olmadıkları kişilere karşı bakışlarını bile sınırlayan insanlardır. İslam’da evlilik gibi bir değer var, insanlar hayvan değildir. Allah Nur Suresinin 30. ayetindeki emrinin aynısını, bir sonraki ayette kadınlara da emrediyor;

    “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.”
    (Nur Suresi, 30)

    “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar…” (Nur Suresi, 31)

     Ayrıca ayetteki bazı Arapça kelimelerle ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak gerekirse de farklı farklı uzmanların açıklamalarını incelemekte yarar olacaktır. Mesela bu ayetteki “ferc” kelimesiyle ilgili olarak, Arapçayı çok iyi bilen, ömrünü Kur’an’ı anlamaya adamış ve Kur’an meali hazırlamış bazı insanların ifadelerini de aktarmak istiyorum;

    Erhan Aktaş, bu ayetteki kelimeyle ilgili olarak kendi mealindeki notta şöyle diyor:

    “ ‘Furûc’lerini; yani, mahrem yerlerini, namuslarını, ırzlarını korusunlar. Ferc; sözcük olarak erkek veya kadının cinsel organı anlamına gelmektedir.”

    Mehmet Türk, kendi mealindeki notta şöyle diyor:

    “Ferc: İki şey arasındaki açıklık demektir. Bu suretle gerek erkek gerek dişi insanın bacaklarının arasındaki açıklık için de kullanılır. Buna lisanımızda “apış arası” denir ve bu tabir ile avret mahallinden kinaye edilir. Kur’an’da ferc kelimesi hem erkek hem de dişi için kullanılmıştır. Yani kadın ve erkeğin avret mahalli demektir.”

    Süleymaniye Vakfı, mealinde şu detayı veriyor:

    “Ferc, iki kolun arası ile iki bacağın arasındaki organlardır. (Lisan’ul-arab)”


     Allah bu ayetlerde iman eden erkeklere ve iman eden kadınlara hitap ediyor, yani evli olmadıkları kişilere karşı nasıl davranacaklarını bildiriyor. İnsanların namuslarını/iffetlerini koruması, evlilik dışı cinsel ilişkiye girmemeleriyle oluyor.

     Münafıkların çarpıtmasına göre ise iman eden erkekler, iman etmediklerine karar verdikleri kadınlarla evlilik dışı cinsel ilişkiye girebilir. Bu olağanüstü derecede akılsızca, kahpece ve ahlaksızca bir çarpıtmadır, müslümanları aşağılamak ve akıllarıyla alay etmektir.

     Allah ayette iman eden erkeklere hitap ediyor; bunun, karşısındakinin inancıyla zerre kadar alakası yok, bu, ayetle alakasız bir saçmalıktır. Ayete göre bir erkek, karşısındakinin hayat görüşü ne olursa olsun onunla evlilik dışı cinsel ilişkiye girdiğinde zaten cinsel organını, iffetini, namusunu korumamış ve zina yapmış oluyor. Kadın da aynı şekilde.

     Ki zaten evliliğin Kur’an’da bildirilen birçok şartı var ve ancak bu şartlar gerçekleştirildikten sonra evlilikle beraber cinsel ilişkinin helal olmasıyla ilgili ayetler çok açık. Evlilik dışı cinsel ilişki haram olmasa zaten evlilik, nikah diye bir şey neden olsun Kur’an’da? Ve bu evliliklerin neden birçok şartı olsun Kur’an’da? Evlilik dışı cinsel ilişki helal olsa, Allah Kur’an’da evlilik şartlarını niye emretsin? Üstelik kimlerin haram, kimlerin helal olduğuna kadar detaylı anlatıyor Allah. Akıl hastası olmayan, şaşırmış olmayan ve münafık olmayan bir insan bunu hemen anlar.

    Mesela Allah Nisâ Suresinin 22. ayetinde; “Kadınlardan babalarınızın nikahladıklarını nikahlamayın. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Çünkü bu, ‘çirkin bir hayasızlık’ ve ‘öfke duyulan bir iğrençliktir.’ Ne kötü bir yoldu o!…” buyurarak evlenilmeyecek insanları anlatıyor ve “Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz…” şeklinde başlayan bir sonraki ayette de aynı şekilde.

     Bu ayette sayılan insanlarla aynı evde yaşanıyor, bunda bir problem yok, yani evde yaşamak, sohbet etmek helal. Bir müslüman, bu yakınlarıyla aynı evde yaşayabiliyor, insanların hemen hepsi böyle yaşar zaten. Demek ki buradaki mesele, aynı evde yaşamakla ilgili de değil. Öyleyse ayette neyin haram kılındığı bildirilmiş oluyor, yani konu ne? Tabii ki bu sayılan insanlarla evliliğin haram kılındığı ve dolayısıyla evlilikten sonra gelen cinsel ilişkinin haram kılındığı anlatılıyor ayette. Çünkü cinsel ilişki zaten ancak evlilikle, nikahla mümkün. Evlenilmeden, nikah olmadan cinsel ilişki haram.

     Şimdi o destekçisi olan imanı zayıflara kendisini mehdi, kurtarıcı, imam, resul olarak kabul ettiren ve bunlar gibileri destekleyen şaşırmışların kafasına göre, bu insanlar müslüman olmasa onlarla cinsel ilişkiye girmek helal mi olacak? Ne kadar saçma ve ne biçim hüküm veriyorlar? Çok açık ki evlilik şartları var Kur’an’da ve yine çok açık ki cinsel ilişki ancak evlilikle helal olmaktadır.

     Müslüman bir erkek, babasının nikahladığı kadınla sohbet edebilir, karşılaşabilir, konuşabilir, normal bir insan gibi. Buna dair bir haram hatırlamıyorum. Öyleyse Nisâ Suresinin 22. ayetinde haram kılınan şey ne? Haram kılınan şey, onlarla nikahlanmak. Nikahın amacı da zaten cinsel ilişkinin helal hale gelmesi. Ayette وَلَا تَنْكِحُوا (Velâ tenkihû) “nikahlamayın” buyuruluyor. Bu insanlarla aynı ortamda bulunmak ve konuşmak zaten haram olmadığına göre, demek ki nikahlanmanın helalleştirdiği şey cinsel ilişki. Yani Kur’an’a göre, insanlar arasında cinsel ilişkiyi helal hale getiren tek yol nikahlanmak, yani evlilik.

     Evlilik hakikatinin önemini Nur Suresinin 32. ayetinden de anlıyoruz; Allah evlendirmeyi hem emrediyor, hem de fakirliğin bile buna engel gösterilemeyeceğini bildiriyor: “İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nimet sahibi)dir, bilendir.”

     Özellikle bir sonraki ayet, yani Nur Suresinin 33. ayeti, evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğunu, en zayıf akıllılarının bile anlayacağı kadar net bir şekilde gösteriyor. Allah ayette; “Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar…” buyuruyor.

     “Evlenmediysen iffetini korumak” ne demek? “Evlenmediysen müslüman olmadığına karar verdiğinle veya istediğinle cinsel ilişkiye gir” mi demek? Tabii ki böyle değil.

     Çok açık bir şekilde; evlenecek imkânı bulamayanlar, Allah imkânlarını arttırıncaya kadar sabredip namuslarını korusunlar, yani cinsel ilişkiye girmesinler demek. Sonra imkân bulup evlendiklerinde de helalleriyle helal ilişkiye girebiliyorlar. Buradaki imkân, evlilik için gereken şartlarla ilgili, mesela mehir vermek gibi veya diğer şartlar.

     Cehaleti sebebiyle ve insanları kendi kontrolü altında tutmak için ayetleri örtbas ederek çarpıtmaya çalışanlar sebebiyle kandırılan insanlar müslüman olmak istiyorlarsa, ahlaksız cemaatlerden/gruplardan yüz çevirmeli ve Kur’an’a tabi olmalıdır. Allah’ın adıyla aldatılmak, insana en büyük kötülükleri bile süslü ve normal gösterir.

     Bu kadarı yeterli elbette fakat evlilik dışı cinsel ilişkinin haramlığını Yusuf Suresi’nde de açıkça görüyoruz ama kör olmak isteyenler bu hakikatleri hep geçiştirir. İşlerine geldikleri zaman da Hz. Yusuf’a atılan evlilik dışı cinsel ilişki iftirasını kendilerini aklamak için kullanırlar, yani kendilerine Hz. Yusuf’a atıldığı gibi evlilik dışı cinsel ilişki iftirası atıldığını söylerler. İşte bunlar bu kadar zalim, bu kadar sapkın, bu kadar imansız, bu kadar şaşırmış tipler. Vicdanlı bir insan, bir müslüman, böyle şaşırmış ve zalim bir toplulukla asla aynı yolda devam etmez.

     Allah Hz. Yusuf’un imanını, iffetini, samimiyetini Yusuf Suresinin 23 ve 24. ayetinde de bizlere anlatıyor. Allah muhlis kullarına burhanını gösterip kötülükten ve fuhuştan uzaklaştırıyor.

    “Bulunduğu evin kadını, ısrarla ondan yararlanmak istedi. Bütün kapıları kapadı. “Haydi, gel” dedi. Yusuf: “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir. Bana iyi bir makam verdi. Çünkü yanlış yapanlar umduklarına kavuşamazlar” dedi. Kadın onu gerçekten istiyordu. Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi Yusuf da onu isterdi. Hep böyle olur. Bu (ilham), kötülüğü ve çirkinliği ondan uzaklaştırmamız içindir. Çünkü o, yürekten bağlılığı olan kullarımızdandır.” (Yûsuf Suresi 23-24)

     Furkan Suresi’ndeki ayetlere göre de zina edenler, ebediyyen azabın içinde aşağılanmış olarak kalacak olanlar arasındadır. Sadece tevbe edenleri Allah bağışlayacağını bildiriyor. Bu tevbe; elbette tertemiz insanlar dahil birçok insanı kirleten sapık, dinin arkasına gizlenip dini kullanan batıl ve şaşırmış örgütlerden yüz çevirip uzaklaşmak ile mümkün. Bu ahlaksız örgütlerden uzaklaşmamak, aynı sistemi desteklemek ve ayakta tutmak, meşru göstermek demektir; tertemiz olabilecek gençleri, insanları bu pisliğe, bataklığa sürüklemek demektir.

     “Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar (yalvarmazlar). Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir ceza ile’ karşılaşır. Kıyamet günü, azab ona kat kat arttırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Furkan Suresi, 68-70)


    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Yaratılış

    “GALAKSİ KÜMESİ” Mİ DEMEK İSTERSİNİZ, “TELESKOP” MU?

    2.375 kere okundu
    Credit: NASA; ESA; L. Bradley (Johns Hopkins University); R. Bouwens (University of California, Santa Cruz); H. Ford (Johns Hopkins University); and G. Illingworth (University of California, Santa Cruz)

    Kütlesi olan (elbette biz de dahil) her şeyin uzay-zamanı büktüğünü az çok herkes biliyordur artık. Gezegenimizde tam Güneş tutulmasının gerçekleşebilmesi nimetinden istifade edilerek kütlenin uzay-zamanı büktüğünün 1 asır önce ispat edildiğini daha önce detaylı anlatmıştım. Bir galaksi kümesi ise tahmin edeceğiniz gibi, bu bükmeyi Güneş’ten daha çok yapar. Çünkü bir kümenin içindeki onlarca veya yüzlerce galaksi, onlara göre zerre kadar kalan Güneş’ten daha çok kütleye sahiptir.

    Galaksi kümelerinin toplam kütleleri çok büyük olduğu için ışığı bükerek bir mercek gibi odaklarlar. Buna “kütle çekimsel mercek etkisi” deniyor. Bizler bu etki aracılığıyla, bu kümenin arkasında bulunan ve elimizdeki imkânlarla göremeyeceğimiz kadar uzakta olan galaksileri görebilir oluruz. Sonuç olarak galaksi kümeleri adeta dev bir mercek gibi davranmış, teknoloji ile asla elde edemeyeceğimiz büyüklükte (muazzam) bir teleskop görevi görmüş olur.

    Takip edenler bilir; bilim insanları bazen çok uzakta galaksi keşfettiklerini açıklarlar. İşte bu galaksilerin büyük kısmı, bahsettiğim bu kütle çekimsel mercek etkisi vesilesiyle keşfedilmiştir. İncelediğimiz kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin -bizce- soluk ışıkları, bu kümenin kütle çekimiyle bize (gözlemciye) odaklanıyor ve dikkatli inceleyenler o çok uzak galaksileri, şekilleri biraz farklılaşmış olsa da görebiliyor.

    Bu mercek etkisi olmasaydı, günümüzde keşfetmiş olduğumuz çok uzak galaksilerin büyük kısmını göremeyeceğimiz ifade ediliyor. Mesela kütle çekimsel mercek etkisiyle tespit edilen galaksilerden birine örnek, A1689-zD1’dir (2008 yılında). A1689-zD1 ile aramızda kalan Abell 1689 (fotoğraftaki) galaksi kümesinin kütle çekimi sebebiyle, A1689-zD1 adlı galaksiyi görebilir ve inceleyebilir durumda olduk.

    Uzak (doğal olarak evrenin geçmişini gösteren) galaksileri görebilmemiz, evrenin yaratılış anına yakın dönemleri inceleyebilmemiz için büyük önem taşıyor. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız seçebileceğiniz ince ve eğri ışıklar, bize yaklaşık 2.3 milyar ışık yılı uzaklıkta olan Abell 1689 isimli bu kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin, mercek etkisi aracılığıyla bize ulaştırılan görüntüleridir.

    Daha önce süpernovaların, nötron yıldızlarının, Ay’ın, Güneş tutulmasının, Merih’in, Merkür’ün, Venüs’ün (sera etkisi örneğini hatırlayın), Jüpiter’in ve diğer gezegen ve yıldızların nasıl bizlere hem bilgi edinme anlamında, hem de fiziksel anlamda nimet kılındığından bahsetmiştim. Galaksi kümeleri aracılığıyla meydana gelen bu büyük etki de bir bilgi edinme aracı olarak bizlere sunulmuş bir nimettir. Her araştırmayla, evrendeki her detayın insanlara sunulmuş bir güzellik ve imkân olduğu, insanlar için daha da net açığa çıkar olmaktadır.

    “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13)

    “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.” (Lokman Suresi, 20)

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilimsel Araştırma

    BİLİMİN İNSANLARA FAYDALI OLMASINI SAĞLAYAN, BİLİMİN KENDİSİ DEĞİLDİR

    1.041 kere okundu



    Bilim, bize ahlaki konularda rehberlik sağlamaz. Doğa bilimleriyle ilgilenerek atomun nasıl parçalanacağını öğrenebiliriz. Ama doğa bilimleri bize “şimdi bu bilgilerden yararlanarak bir bomba yapıp o bombayı Hiroşima ve Nagazaki’deki masum insanların üzerine atmayın” demez.

    Veya bilim bize, “daha verimli ve net bilimsel sonuçlar elde etmek için Hitler Almanyası’nda Doktor Josef Mengele’nin yaptığı gibi insanlar üzerinde korkunç tıbbî deneyler yapmayın” demez.

    Doktor Josef Mengele’nin insanlar üzerinde yaptığı korkunç deneyler, bilim adına müthiş bir ilerleme olarak görülüyordu. Çünkü deneyler doğrudan insanlar üzerinde yapılıyordu. Bilimin dışında güvenilir bir bilgi kaynağı olmadığını ve insanlığı geliştirecek olanın sadece bilim olduğunu düşünen biri, elbette bu deneyleri insanlığın gelişmesi için çok yararlı bulacaktır.

    Hatta bugün, Doktor Mengele’nin deneylerinin, nelere faydalı olduğunu anlatanlar mevcut. Bu zihniyete sahip olanlar, insanlık için elbette büyük bir tehlikedir.

    Doktor Mengele, ekibiyle, deneyleri için işe yarayacağını düşündüğü insanları seçiyor, diğerlerini ise gaz odalarında öldürülmeye gönderiyordu. Dr. Mengele’nin ve diğer doktorların deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü ve ciddi şekilde sakat bırakıldı. Burada, en azından bilgi amacıyla çok ağır olmayan bazı fotoğrafları görebilirsiniz; https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/gallery/nazi-medical-experiments-photographs

    Dr. Mengele, özellikle ikizler üzerinde çalışmaya önem veriyordu. İkizlerden birinin kanını ve organlarını diğerine naklettiği ve bazılarını öldürerek iç organlarını detaylı şekilde incelediği bilinmektedir.

    Göz renginin kalıtsal olarak değiştirilip değiştirilmeyeceğini ölçmek için esirlerin gözleri üzerinde acı verici işlemler yaptı. O insanların büyük kısmı elbette kör oldu. Deneyde artık işe yaramayacağını düşündüklerini zaten gaz odalarında ölüme gönderiyorlardı.

    İnsanların basınca ne kadar dayanabileceğini ölçmek için denek olarak kullandıkları insanları basınç odasına sokuyor ve iç organları patlayana kadar basınç uyguluyorlardı.

    İnsanların soğuğa ne kadar dayanabileceğini ölçmek için içi buz dolu küvete sokuyorlar ve ölene kadar bekletiyorlardı. Deneyi yapan doktorlar, bütün sonuçları titizlikle kaydediyordu.

    Çocuklara ciddi hastalıkların mikroplarını enjekte ederek ne kadar dayanabileceklerini ölçtüler. Yaptıkları araştırmaların sonuçlarını diğer bilim insanlarına da gönderdiler.

    Deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü veya ciddi şekilde sakat bırakıldı. Bu korkunç deneylerin tamamını, detaylarını ve sağ kurtulan çocukların anlattıklarını burada aktarmayacağım dileyenler araştırabilir.

    ***

    Bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen ilaçlar, bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen binbir çeşit silahı görmemize engel olan at gözlüğü işlevi görmemeli. İlaç, bize faydalı olmasını istediğimiz bir şey, yapılanları göremeyecek kadar şuursuzlaştıran bir şey değil.

    Bilimi tek başına gelişmenin kaynağı olarak görmek, bilimsel bilgilerden yararlanılarak silah üretilmesini de gelişmenin parçası olarak görmektir. Bilimden istifade edilerek üretilen ilacı sana satıyor olmaları, yine bilimden istifade edilerek üretilen kimyasal silahı diğer bir insanın öldürülmesi için karşı tarafa satmalarına engel olmuyor.

    Bilim yaptıktan sonra geliştirilen teknolojiyle insanlığın bir bölümüne (maddi imkanı olanlara, sömürülmeyenlere) fayda sağlandı, fakat dikkat ederseniz insanlığın daha büyük bölümüne ve hatta diğer canlılara ise büyük acılar ve yıkım getirdi. 1. ve 2. Dünya Savaşı su tabancasıyla yapılmamıştı.

    Teknoloji, teknolojiyle öldürülmediğin ve sömürülmediğin kadar istifade ettiğin bir şey. Şu anda, zengin ile fakirin hayatı arasında, daha fazla fark oluşturan bir şey.

    İnsanlara acı ve yıkım getirecek zararlı üretimlerin yapılmamasını ancak din emreder, bilim değil.

    Bilim aracılığıyla sahip olduğumuz şey, bilgidir; doğayla ilgili bilgi. Öğrenilen bilgilerin ve bu bilinenlerle yapılacak üretimlerin insanlara zarar vermeyecek şekilde yönlendirilmesini emreden, dindir (İslam). Masum insanlara zarar vermeyi yasaklayan, yardımlaşmayı ve iyiliği emreden her Kur’an ayeti, Müslümanları, insanlığa sadece zararsız üretim yapmaya mecbur eder.

    “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…” (Mâide Suresi, 32)

    “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.” (Fussilet Suresi 34-35)

    “Onlar, bollukta da darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah, muhsinleri/iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân Suresi, 134)

    “Onların mallarında dilenip isteyen ve mahrum olan için de bir hak vardı.” (Zariyat Suresi, 19)

    Bugün, bilimden istifade edilerek üretilen silahlarla masum insanlar öldürülüyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, bu silahlar satılarak çok büyük paralar zaten kazanılıyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, yine bilimin ortaya koyduğu bazı verilerden istifade edilerek geliştirilen fabrikalarda, insanları bağımlı yapıp mahveden sigaralar çok daha hızlı üretilerek para kazanılıyor. Silah ve sigara dışındaki örnekleri vermeyi size bırakıyorum.

    Kazanç elde etmek için sadece yararlı olanı üretmek gerekli değil. Bilim de bize, neden insanlar için sadece yararlı olanı üretmemiz gerektiğini söylemiyor; onu söyleyen, bilimden farklı bir kaynak.

    Yeterli parası olanlar, şimdi bilimin getirdiği teknoloji sayesinde şahane bir cep telefonu kullanıyor diye Afrika’daki insanlar her gün parti yapmıyor; Onlar, kaynakları yetersiz olduğu için veya yetenekleri olmadığı için değil, “medeni” denilenlerin teknolojiden de yararlanarak yaptıkları sömürüler yüzünden ölüyorlar.

    Bilimin insanlara faydalı olmasını sağlayan şey, bilimin kendisi değildir; ahlaktır. Kişinin her şartta güzel ahlaklı olmasını emreden ise dindir (İslam).

    Bu konuyu anlatmak için hazırladığım video burada; youtube.com/watch?v=VPxCAi_xT6I

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Yaratılış

    ENFLASYONCU ÇOK-EVRENLER MODELİ / KAÇILAMAYAN GERÇEK; HASSAS AYAR / YARATILIŞ

    1.154 kere okundu

     Evrende insanın varlığına hizmet eden hassas ayarları inkâr etmek niyetiyle ortaya koyulabilecek bütün iddialar/varsayımlar eğer varlıkların yapısına, varlıkla uyumlu matematiğe/hesaplamalara, kısacası ‘gerçekliğe’ bağlı olarak çarpıtılmadan sınanacaksa, karşımıza çok daha büyük bir hassas ayarın var olacağı sonucu çıkar. Böyle bir sorgulamadan geçen her varsayım, çok daha büyük bir hassas ayarın var olacağını gösterdi.

     Washington State Üniversite’sinden matematik, fizik ve felsefe alanlarından mezup olup Notre Dame Üniversitesi’nde doktora çalışmasını felsefe alanında yapan Dr. Robin Collins, “God, Design and Fine-Tuning” (Tanrı, Tasarım ve İnce-Ayar) isimli makalesinde, çok-evrenlerin var olmasının ancak çok daha büyük hassas ayarların var olması anlamına geleceğini şu ifadeleriyle açıklıyor:

     “Eğer bu doğruysa, o zaman ince-ayarın bir açıklaması olarak bir tür çok-evrenler üretecine başvurmak, sadece, tasarım meselesini bir kademe yukarıya, yani çok-evrenler üretecini kim tasarladı sorusuna yükseltecektir. Yukarıda tartışılan enflasyoncu senaryo, bu düşünme tarzının iyi bir test örneğidir. Enflasyoncu/süpersicim çok-evrenler üreteci, ancak aşağıdaki “bileşenlere” veya “mekanizmalara” sahip olduğu için yaşamı-destekleyici evrenler üretebilir…” [1] [2]

     Ayrıca varsayılan bir ‘çok-evrenler üreteci’ gerçekten varsa zaten bu ‘çok-evrenler üreteci’nin kendisi de kendiliğinden var olmaz ve yaratılmış olması gerekmektedir. Var olduğu hayal edilen bütün evrenler/varlıklar kendi kendilerinin açıklaması olmazlar ve kaçınılmaz olarak bir başlangıca muhtaçtırlar. İçinde bulunduğumuz evren, çok sayıda evrenden biri olsaydı bile, bu çoklu evrenin kendisi de mutlak bir başlangıca sahip olmak durumunda olurdu. 3 önemli kozmolog olan Arvind Borde, Alan Guth ve Alexander Vilenkin’in ortaya koyduğu çalışma, bunu da çoktan göstermiştir.

      Tufts Üniversitesi’nden fizik profesörü ve Kozmoloji Enstitüsü direktörü olan Vilenkin, bulgularının sonucunu ve bu sonucun ateist inanca bağımlılık gösterenler için mutlak ve kalıcı bir sorun olduğu hakikatini şöyle belirtiyor:

     “Bir argümanın makul insanları inandıran şey olduğu, ispatınsa (proof) makul olmayan bir insanı bile inandıran şey olduğu söylenir. Mevcut ispatla, kozmologlar geçmiş ezeli bir evren olasılığının arkasına daha fazla gizlenemezler. Kaçış yok, kozmik bir başlangıç problemiyle yüzleşmek zorundalar.” [3]

     Fakat varlıkların/evrenlerin sonsuz geçmişten beri olamayacağı zaten, akıl kullanılarak hemen anlaşılan sarih bir gerçektir. Geçmişte ve günümüzde düşünen insanların defalarca izah ettiği gibi, zaman kavramı ile ilgili çok açık bir gerçek vardır; zaman başlangıçsız olamaz, geçmiş sonsuz olamaz. Ben de bu gerçeği, insanlara, kendi düşünce/örnek ve cümlelerimle çoğu kez anlatmaya çalıştım. Konuyu genelde şu cümleleri kurarak özetliyorum:

     “Doğanın arkasında doğa olmaz. Doğa zamanlı varlıktır. Üzerinde zamanın geçtiği bir varlığın ardında hep üzerinde zamanın geçtiği varlıklar olsa geçmiş sonsuz olurdu. Geçmiş sonsuz olsaydı bu yazıyı okuduğunuz ‘şu an’ sonsuza kadar gelemezdi. Zaman, yok iken yaratılmıştır. Doğa, belli zaman önce yok iken yaratıldığı için mevcuttur.”

     Burada yaptığımız ise, çok-evrenler üretecinin var olduğunu varsaydıktan sonra üzerinde düşünmek ve bütün bu sistemin de ancak çok hassas ayarlı olması şartı ile var olabileceğimizi görmek. Dr. Robin Collins, yukarıda aktardığım sözünde bahsettiği o bileşenleri veya mekanizmaları 4 maddeyle detaylı bir şekilde izah ettikten sonra da şöyle diyor:

     “Özetle, bir enflasyoncu/süper-sicim çok-evrenler üreteci var olsa bile, arka-plan yasaları ve ilkeleriyle birlikte onun, hayata izin veren evrenlerin üretilmesi için yasaların ve alanların doğru bir kombinasyonuna sahip, biyokimyacı Michael Behe’den ödünç alacağımız bir ifadeyle söylersek, indirgenemez şekilde karmaşık bir sistem olduğu söylenebilirdi: Bileşenlerden biri olmasaydı veya farklı olsaydı, mesela Einstein’ın denklemi veya Pauli-dışlama ilkesi gibi, hayata izin veren herhangi bir evrenin üretilebilmesi ihtimal-dışı olurdu.”

     Ayrıca Dr. Collins makalesini tamamlarken; “Tanrı’nın sonsuz ve sonsuz şekilde yaratıcı olduğu göz önünde tutulunca, Tanrı’nın, sadece hem uzay hem zaman olarak geniş bir evren değil, aynı zamanda belki de böylesi birçok evren yaratacağı da anlamlı hale gelmektedir.” diyerek çok evrenlerin var olmasının, onları ve her şeyi yaratmaya kadir olan, yüceliği ve bilgisi sonsuz olan Yaratıcı’nın apaçık varlığını kabul edenlerin zaten bekleyeceği bir durum olduğunu vurgulamaktadır.

     Son olarak, eskiden ateizmi savunan fakat sonra modern bilimin gösterdiği delilleri inceleyerek Yaratıcı’nın apaçık varlığını kabul eden -daha doğrusu örtbas ettiği bu kabulünü açığa vuran- felsefeci Antony Flew’in ‘çok evrenler’ ile ilgili konuyu güzel özetleyen bir sözünü aktarayım. Flew, “Yanılmışım Tanrı Varmış” isimli kitabında, evrendeki hassas ayarları inkâr edebilmek için ‘çok evrenler’ düşüncesini kullanma denemesi yapmış olanların çelişkisini ve çıkmazını şu sözleriyle anlatıyor:

     “Bir evrenin varlığı bir açıklama gerektiriyorsa birden fazla evrenin varlığı çok daha büyük bir açıklama gerektirir: Bu evrenlerin toplam sayısı, sorunu daha da büyütmektedir. Bu durum, öğretmenini ev ödevini köpeğinin yediğine inandıramadığı için hikâyesini ev ödevini sayılamayacak kadar kalabalık bir köpek sürüsünün yediği şeklinde değiştiren öğrencinin durumuna benzemektedir.” [4]

    Onur Mustafa Ezber


    Kaynaklar ve Not:

    [1] Robin Collins, “God, Design, and Fine-Tuning”
    http://citeseerx.ist.psu.edu/viewdoc/download?doi=10.1.1.470.7166&rep=rep1&type=pdf (Erişim tarihi: 30 Temmuz 2019)

    [2] Yazıda en sık alıntı yaptığım Dr. Robin Collins’in makalesinin tamamı Türkçe olarak da yayımlanmıştır. Ben de o çeviriden alıntı yaptım. Söz konusu çeviri, editörlüğünü Caner Taslaman ve Enis Doko’nun yaptığı ve internetten ücretsiz olarak da okuyabileceğiniz “Allah, Felsefe ve Bilim” adlı kitabın 17. ve 57. sayfası arasındadır. Makaleyi çevirerek ülkemize kazandıran, Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fehrullah TERKAN‘dır.

    [3] Alex Vilenkin, “Many Worlds in One”, s. 176

    [4] Antony Flew, “Yanılmışım Tanrı Varmış” (There is a God), çev. Zeynep Ertan ve Hasan Kaya, Profil Yayıncılık, 9. baskı, ss. 128-129

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    EŞCİNSELLİK YAPAN AHLAKSIZ KAVMİN HELAK OLMA NEDENİ İLE İLGİLİ YAPILAN BİR ÇARPITMAYA CEVAP

    1.833 kere okundu


    Bu yazımda “Lut kavminin helak nedeni eşcinsellik yapmaları değil, bunu halkın önünde açıkça yapmaları ve eşcinsel tecavüzler yaparak tatbik etmeleriydi” diyenlerin çarpıtmasına ayetlere dayanarak cevap veriyorum.

    Kur’an’a göre Hz. Lut’un uyardığı kavim, eşcinsel sapık ilişkilerde bulunduğu için helak edilmiştir. Bu çok açık. Ancak başkalarına şirin gözükmek için ayetleri çarpıtmaya çalışanlar, insanların aklıyla alay ediyorlar.

    Yazımda öncelikle bu kişilerin çarpıtmaya çalıştıkları ayeti aktaracağım ve diğer ayetler ile beraber değerlendirip apaçık olanı ifade edeceğim. Bu kişiler, iddialarına delil olarak Ankebut Suresinin 28, 29, 30 ve 31. ayetini göstermeye çalışıyorlar. İddialarının esas sebebi ise 29. ayetteki “yol kesme” ile ilgili ifade. 29. ayetin hazırlanan bir meali şöyle:

    “Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve biraraya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?” Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: ‘Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah’ın azabını getir’ demek oldu.”

    Eşcinsellik yapan kavmin helakı, bildiğiniz gibi sadece bu ayetlerde anlatılmıyor. A’raf Suresi, 80-84; Hud Suresi, 74-83; Hicr Suresi, 57-77; Enbiya Suresi, 74-75; Şuara Suresi, 160-175; Neml Suresi, 54-59; Kamer Suresi, 33-39. Buraya yazmadığım başka ayetler de var ise bildirebilirsiniz. Gördüğünüz üzere konuyu eksiksizce anlamak için bu ayetlerin hepsinin okunması gerekli. Neden hepsinin okunması gerekli? Öncelikle eksik anlamadığımıza da emin olmalıyız. Allah, ilgili konuyu bazı surelerde kısa olarak anlattığı gibi, bazı surelerde detaylı ve uzun anlatıyor. Bazı surelerde zamanlama konusunda netliğe şahit olduğumuz gibi, bazı surelerde zamanlamadan çok konunun vurgulandığına şahit oluyoruz. Her bir ayet birbirini detaylandırıp, konuyu zaman ve olaylar açısından tam, hakkıyla anlamamıza sebep oluyor.

    Bu kişiler ise “bu ayetler içinden hangi ayeti seçerim de çarpıtarak konuyu bambaşka şekilde, kimseyi kızdırmadan yorumlayabilirim” dedikleri için yol kesme ile ilgili ayeti, aktardığım diğer o kadar ayetten bağımsız olarak anlatıp düşüncelerine zemin yapmaya çalışıyorlar. Benzer çarpıtmayı, evlilik dışı cinsel ilişki sapıklığını helal gibi göstermeye çalışanlar da yapıyor, bunu da başka bir yazıda detaylı anlattım.

    Yani bu kişiler öyle bir anlatıyor ki, eşcinsel sapıklıkta bulunanlar sanki yol kesmeselerdi Allah bu kavmi helak etmeyecekti. Adeta “esas sebebi budur” diyorlar.

    “Yol kesme” ile ilgili ifadeyi Mehmet Okuyan gibi değerli bir ilahiyatçının da “insan neslinin üreme yolunu kesme” anlamında, yani doğru yolu kesme, normal olanın önünü kesme, fıtrata uygun olanın önünü kesme şeklinde anladığını da vurgulayayım. Ancak ben Mehmet Okuyan hocamız gibi değil, doğrudan fiziksel olarak insanların yolunu kesme, tecavüze kalkışma anlamında anlıyorum. Bu konuda bir farklılık yok düşüncemde.

    Sorun şurada; bu kişiler o kadar ayeti görmezden gelip konuyu tecavüze indirgiyorlar kendilerince. Oysa ayetlerden kesinlikle helakın sebebinin sadece tecavüz etme olduğu çıkmadığı gibi, eşcinsel sapık ilişkiye devam etme olduğu çıkıyor. Yol kesme, bu sapıkların yaptığı ilave bir sapıklık. Ama bu ilave davranış, kesinlikle “helak sebepleri aslında budur, tecavüz etmeyip de kendi aralarında yapmaya devam etselerdi helak edilmeyeceklerdi” sonucunu çıkarmıyor.

    Burada çıkan esas sonuç şu; uyarılara rağmen eşcinsel ilişkide bulunmaya devam eden sapıklar, aynı zamanda yol da kesebilecek tiplerdir ki nitekim bunun Dünya çapında örneklerini bugün de görüyoruz. En basit örneğinden bakınız; NAMBLA. Kendi aralarında sapkınlık yaşayacaklar ne diye bu derece örgütlenir? Örgütlenme, normal göstermeye çalışma ve dayatmanın da bir adımıdır. Dayatma, zaten fiziksel yol kesmenin hemen öncesindeki adımdır, hatta doğrudan yol kesme demektir. Ya evlenen eşcinsel sapıkların küçücük çocukları evlat edinmelerine ne diyeceksiniz? Bu yol kesme değil mi sizce?!

    Hz. Lut’un uyardığı kavim, oradaki temiz insanlara göre çoğunluktu ve bir aradalardı. Çoğunluk oldukları için güç ellerindeydi, bu yüzden yol kesme eylemini de yapabiliyorlardı. Peki bugün Dünya geneline göre azınlık kalan bu sapkın gruplar aynı şeyi ne kadar yapabilir? Yapamazlar değil mi? Polis var, yasa var (genellikle). Bakın “yapmak istemezler” denilemez, “yapamazlar” denilebilir. Çünkü çoğunluk olduklarında yapabilirler fiziksel yol kesmeyi. Ayrıca evlatlık edinerek bir ölçüde yapıyorlar bu yol kesmeyi. O çocukların halini kimse düşünmüyor mu? Yasaları bile yavaş yavaş bunlara göre değiştiriyorlar farkında mısınız? Yoksa o çocukları nasıl alabilirler evlerine?

    Özetle, ayetteki ifade kesinlikle bu kavmin sadece başkalarına tecavüz ettikleri için helak edildiğini göstermiyor, bu sadece esas helak sebepleri olan eşcinsel ilişkinin yanındaki bir sebeptir. Ellerine güç geçse bugünküler de aynısını yapar, yapıyorlar. Ayetten, eşcinsel sapıkların, başkalarına tecavüz potansiyelli tipler olduğu sonucu da çıkıyor.

    Bir kısmının ‘esas helak sebebi’ olarak göstermeye çalıştıkları bir konu da, gelen yabancı misafirlere de tecavüz etmeye çalışmaları. Bu iddialarına delil getirmeye çalıştıkları ayetlerden biri de Kamer Suresinin 37. ayeti. 33. ayetten itibaren aktarıyorum:

    33- Lut kavmi de uyarıları yalanladı.
    34- Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lut ailesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık;
    35- Tarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz.
    36- Oysa andolsun, zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar, bu uyarıları kuşkuyla karşılayıp-yalanlamakta direttiler.
    37- Andolsun onlar, onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. “İşte azabımı ve uyarmamı tadın.”


    Şimdi o konukların kimler olduğunu anlamak için diğer ayetlere de bakalım. Allah’ın bu konuklar ile ilgili yaptığı bir detaylandırmayı, Hicr Suresinin 61. ayetinden 71. ayetine kadar okuduğumuzda anlıyoruz. Açıkça görüyoruz ki bu misafirler, Hz. Lut’a kavmin helakını müjdelemek için gelen elçiler. Bu ayetleri okuyunuz, çünkü devamında o misafirlerin elçiler olmasının önemini de ayetlerle anlatacağım;

    61- Böylelikle elçiler Lut ailesine geldiklerinde,
    62- (Lut) Dedi ki: “Sizler gerçekten tanınmamış bir topluluksunuz.”
    63- “Hayır” dediler. “Biz sana, onların hakkında kuşkuya kapıldıkları şeyle geldik.”
    64- “Sana gerçeği getirdik, biz şüphesiz doğru söyleyenleriz.”
    65- “Hemen aileni gecenin bir bölümünde yola çıkar, sen de onların ardından git ve sizden hiç kimse arkasına bakmasın; emrolunduğunuz yere gidin.”
    66- Ve onlara şu emri verdik: “Sabaha çıkarlarken onların arkası mutlaka kesilecektir.”
    67- Şehir halkı birbirlerine müjdeler vererek geldi.
    68- (Lut onlara) “Bunlar benim konuğumdur, beni utandırıp dillere düşürmeyin” dedi.
    69- “Allah’tan korkup sakının ve beni küçük düşürmeyin.”
    70- Dediler ki: “Biz seni ‘herkes(in işin)e karışmaktan’ alıkoymamış mıydık?”
    71- Dedi ki: “Eğer yapmak istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım.”

    Dikkat ettiğiniz gibi, size misafirlerin kim olduğunu vurgulamak için 61. ayetten itibaren aktardım ama bu ayetlerin öncesi de bu konuyla bağlantılı ve her şeyi netleştiriyor. Bakın hemen öncesindeki 4 ayet, elçi olan bu misafirlerin Hz. Lut’a gelmeden önce Hz. İbrahim’e geldiklerini ve o kavmin kesinlikle helak edileceğini daha Hz. İbrahim’in yanındayken söylediklerini gösteriyor. Yani bu ne demek? Bu misafirler daha Hz. Lut’a gelmeden ve dolayısıyla sapkın kavim daha o misafirlere yaklaşmaya çalışmadan çok önce o kavmin helak edileceğini zaten bildiriyor Hz. İbrahim’e. Hüküm çoktan belli. Öyleyse bu kavmin esas helak sebebi, nasıl o misafirlere ahlaksızca yaklaşmaya çalışmaları olabilir? Elbette olamaz. Çünkü daha onlar gelmeden çok önce kesinlikle helaklık oldukları bildiriliyor. Helak olma sebepleri, eşcinsel sapık ilişkide bulunmaları. Konu net, ayetler çok net. Okuyalım;

    57- Dedi ki: “Ey elçiler, (bunun dışında, diğer) işiniz ne?”
    58- Dediler ki: “Gerçekte biz, suçlu, günahkar olan bir topluluğa gönderildik.”
    59- “Ancak Lut ailesi hariçtir; biz onların tümünü muhakkak kurtaracağız.”
    60- “Ama karısını (kurtaracaklarımız) dışında tuttuk, o, geride kalanlardandır.”


    Aynı konu Hud Suresinde de anlatılıyor ve hatta Hz. İbrahim’in, bu kavmin helakı konusunda tartışmaya girdiği de bildiriliyor. Gördüğünüz gibi her ayetteki detaylar, bizi çarpıtıcıların yorumlarından bir adım daha uzaklaştırıp, bir adım daha hak bilgiye yaklaştırıyor:

    74- İbrahim’den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman, Lut kavmi konusunda bizimle çekişip tartışmalara giriyor(du).
    75- Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi.
    76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir.”


    76. ayetten sonrasını da okuyunuz.

    Bahsettiğim çarpıtıcı şahıslar, gerçekten sapkın eşcinsel örgütlenmelere karşı yenik düşmeye başlayan şahıslar ve bunlara maalesef sempatik görünmek istiyorlar.

    Ayetlerden net delilleri gösterdim, korkak ve rahatının kaçmasını istemeyen birçok insan elbette umursamayacak bu delilleri biliyorum. Ama ben bir müslüman olarak uyarmak zorundayım, bu şahıslar şöhret sahibi diye ya da akademisyen diye saçmalıklarına razı olmayın. Allah’a akademisyenliği ya da başka ifade ile uzman etiketini şirk koşmayın, Allah’ın Kitabına teslim olun sadece.

    Ben de değerli akademisyenlerden, samimi uzmanlardan sürekli istifade ederim ama bu bambaşka bir konu. Sonuçta ayetlerden açıkça gördüğümüz gibi bu kavmin esas helak edilme sebebi, o misafirlere ahlaksızca yaklaşmaya çalışmaları değil, zaten eşcinsel sapık ilişkiye kendi aralarında devam ediyor olmalarıdır. Çünkü helak olacakları çok daha önce bildiriliyor Hz. İbrahim’e. Ayetlere göre bu kavim, devamlı uyarıldıkları şey yüzünden helak oluyor. O sürekli uyarıldıkları şeyin ne olduğuna diğer ayetlerle tekrar bakalım.

    Neml Suresinin 54 ve 55. ayetlerinde buyrulduğu üzere Hz. Lut, bu kavmi, haram bir çirkin ahlaksızlık olan eşcinsellik sapıklığını yapmamaları için UYARIYOR. “UYARIYOR” kelimesini aklınızda tutunuz. Uyarı tamamen bununla ilgili. Ve 58. ayette de Allah “Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. UYARILANLARIN yağmuru ne kötüdür.” buyurarak bu kavmi, UYARILDIKLARI o konudan dolayı helak ettiğini bildirmektedir. Hz. Lut, bu kavmi, eşcinsellik sapıklığını yapmamaları için uyardı ve onlar bu uyarıyı dinlemeyip sapıklıklarına devam ettiler ve bunun sonucunda helak edildiler. Ayetleri okuyalım:

    54- Lut da; hani kavmine demişti ki: “Siz, açıkça gördüğünüz halde, yine de o çirkin utanmazlığı (fuhşu) yapacak mısınız?”
    55- “Siz gerçekten, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz (yaptığı şeyi) bilmeyen bir kavimsiniz.”
    56- Kavminin cevabı: “Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış” demekten başka olmadı.
    57- Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azap içinde kalanlar arasında) takdir ettik.
    58- Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.


    Evet, Neml Suresindeki bu ayetleri de okuduğumuzda görüyoruz ki 55. ayette bildirilen o ahlaksızlığı yaptıkları için, yani kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaştıkları için helak oluyor bu kavim. Ayette vurgulanan konu bu. Sadece Nisa Suresinin 15 ve 16. ayetleri haram kılmıyor eşcinsellik sapıklığını, aynı zamanda bütün bu ayetlerin her biri açıkça haram kılıyor.

    Helaklarının esas sebebi bu. Başkalarına zorla yaklaşmaya çalışmaları ise, eşcinsel sapıkların çoğunluk olduklarında aynı zamanda başkalarına fiziksel tecavüzde bulunacaklarının işareti olur. Mesele, güç ve çoğunluk meselesi. Nitekim araştırıldığında, çocuk tecavüzlerinin arkasında da sıklıkla bunların çıktığını görüyoruz. Çünkü çocuk, onlara göre zayıftır. Güç, ellerine az da olsa geçince yapacaklarını yaparlar.

    Allah, Kitabına sarılmayı nasip etsin.

    Onur Mustafa Ezber

  • Kitaplardan Faydalı Alıntılar

    Fuat Sezgin-Sefer Turan söyleşisi, “Bilim Tarihi Sohbetleri”, Pınar Yayınları, 2. Baskı, Şubat 2019

    916 kere okundu

    “Bilim Tarihi Sohbetleri” adlı bu kitap, bilimler tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin’in Sefer Turan ile yaptığı söyleşileri içeriyor. Burada kitaptan, Fuat hocamızın bazı sözlerini aktardım. Sefer Turan’ın sözleri nadiren geliyor, o kısımlarda soyadları da belirtilmiştir.

    “Bakın dün Frankfurt’taydım ve Berlin Üniversitesi’nden bir profesör geldi asistanıyla birlikte. Kendisi bilimler tarihçisi değil. Benim 5 ciltlik kataloğumu görmüş. Optik cildini okuduktan sonra bu senenin sonuna doğru “İslâm’da Optik” konulu bir kongre düzenlemeye karar vermiş. Beni haberdar etti. Bana bir mektup yazdı, “her şeye rağmen hâlâ ümidimi kesmeyeceğim, size geleceğim” dedi ve geldi. Çok sempatik bir adamdı. Asistanlarımdan birine müzeyi gezdirmesini söyledim. İki saate yakın müzeyi gezdikten sonra bana geldi, dehşete düşmüştü. Ben, kataloğuma rağmen bunların ona bu kadar tesir edebileceğini zannetmiyordum, tahmin etmiyordum. Müthiş heyecanlanmıştı. Bu, 65 yaşına girmiş akıllı bir profesörün heyecanı. Bu zannedersem size birçok şeyi ifade eder.” (s. 34) 

    “Müslümanlar Hicri 2. yüzyılda kimya ilmini bir tecrübî ilim olarak kurdular. Bunu kuran adam büyük bir şahsiyet, büyük bir bilim adamıydı: Cabir İbni Hayyan. Cabir İbni Hayyan’ın kitapları 12. yüzyılda Avrupa’ya intikal etti, ona Geber diyorlardı. (Onun Latinlerin kafasındaki hayale dayanan bir resmi vardır. O resmi de müzenin duvarlarında asılı olarak göreceksiniz.) Bu adamcağız kimya ilminde öyle bir ilerleme kat ediyor ki ancak ondan sonra 18. ve 19. yüzyılda ona ilave edilebilecek yeni bazı kıpırdamalar görüyoruz. Bunun yüzlerce misali vardır. Çoğu benim o kataloğun 1. cildindedir.” (ss. 37-38)

    “Müslümanlar 15. yüzyılda Afrika’nın doğusuyla Sumatra arasındaki mesafeyi bugünkü gerçeğe aşağı yukarı tamamıyla uyacak şekilde hesaplayabiliyorlardı, düşünün. Evet. 6.600 kilometrelik mesafeyi hesaplayabiliyorlardı. Bunun altında müthiş metotlar vardı. Onu da kitaplarımda bulacaksınız, o ne müthiş bir şeydir. Bu, Avrupa’da ancak 20. yüzyılın birinci yarısında mümkün olmuştur.” (s. 38)

    “10. yüzyıldan itibaren Bizanslılar Müslümanlardan bilimleri alıyorlar, tercüme ediyorlar Yunanca’ya… Ancak ne diyorlar biliyor musunuz? Müslümanların yeni şeyler keşfettiklerinin farkında bile olmadan, umursamadan: ‘Bunlar hâlâ bizim, Yunanlıların bilimleri’ ” (s. 41)

    Sezgin: “Avusturyalı büyük bir bilgin vardı, diyor ki: ‘Yunanların bilimler tarihinin başlangıcında değil gelişmesinin ortasında olduğunu söylediğimiz zaman büyük hücumlarla karşılaşıyoruz!’ Bu fikir hâlâ devam ediyor. Belki yavaş yavaş değişmeye başladı ama o değişmeyen kafaların yanında değişme oranı çok küçük kalıyor.”

    Turan: “Yani Müslümanların bilime katkısını hâlâ kabul etmiyorlar.”

    Sezgin: “Aslında bizim Türklerin bir kısmı da kabul etmek istemiyor! Gerçekten enteresan, inanmak istemiyorlar.” (ss. 55-56)

    “Almanya’da Müslümanların bilimler tarihindeki yerini bilen insanlar Türkiye’de bilenlerden sayıca fazla. Alman bir felsefeci Hanım Sigrid Hunke, Batı’nın Üzerine Doğan Allah’ın Güneşi kitabının sahibi, okudunuz mu, bilmiyorum? Kendisi oryantalist olmamasına rağmen bu çok akıllı kadın oryantalistlerin müspet tespitlerine dayanarak çok mühim bir kitap yazdı. Bu kitap Japonca’ya, Arapça’ya, Fransızca’ya tercüme edildi ama İngilizce’ye tercüme edilmedi. Ve bu kitap Türkçe’ye de tercüme edildi.” (s. 56)

     “…Alman televizyonlarından biri “Dünyanın Mucizeleri” adlı bir programda bizim müzenin otuz dakikalık kısa bir filmini yaptı. Programın yapımcısı bu programdan dolayı ölüm tehditleri aldı. Bize tehdit gelmedi ama o adamcağız, “Bu işe girerseniz hayatınız tehlikeye girer!” diye tehditler aldığını bize anlattı. Alman bilginlerinin, İslâm bilginlerinin başarılarını tanıma hususundaki bilgilerimizin gelişmesinde çok büyük katkıları vardır. Ama öbür tarafta da böyle bir taassup var!” (ss. 56-57)

     “Müslümanlar 16. yüzyılın ortalarına kadar bilimde Avrupalılara nispetle daha ilerdeydiler. Fakat Avrupalılar Müslümanlardan bilgiyi 10. yüzyıldan itibaren aldılar. Bu alış merhalesi tam 500 yıl sürdü. Bizim Türklerin çoğu bunu bilmezler.” (s. 57)

    “Birkaç ay evvel araştırmalarım arasında, bir Alman bilgininin bir tespitine rastladım, şunu söylüyor ki benim için çok önemli, bunu kitabımda da kullanacağım. İslâm coğrafyasından hiç haberleri yok, kendi kendilerine münakaşa ediyorlar. Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey… Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!” (s. 66)

     Turan: “Peki İslâm dünyasında ilk harita ne zaman yapıldı hocam?”

    Sezgin: “9. yüzyılın başından itibaren enlem boylam derecelerine dayanan haritalar yapmaya başladılar. Ve müthiş bir şekilde de yaptılar! Öylesine müthiş bir şekilde yaptılar ki mesela Yunanlılarda Akdeniz’in uzunluğu 62-63 dereceydi. Bunu Müslümanlar daha 9. yüzyılda 10-11 derece tashih ettiler, 52-53 dereceye indirdiler. Esasında uzunluk 42 derecedir. 11-12. yüzyılda yeni bir hamleye girdiler ve bunu 44 dereceye indirdiler. Bizim Osmanlı âlimleri de enlem-boylam dereceleriyle haritalar yapıyorlardı. Ben şimdi onların haritalarını toplamaya çalışıyorum, müthiş neticeler çıktı ortaya. Bakıyorsunuz Anadolu haritalarını, Balkan haritalarını o kadar mükemmel yapmışlar ki, maalesef bu gerçek bugüne kadar bilinmiyor.” (ss. 66-67)

    “Kataloğumun 1. cildinin üçüncü faslında George Sarton denen büyük bir bilim adamından bahis var. Bir bilim tarihçisi… Ben sadece İslâmî bilimler tarihini yazıyorum. Bu adam, bütün kültür dünyalarının bilim tarihlerini yazacak kadar cesur bir adam. Çok hürmet duyduğum insanlardan biri. Oryantalistlerin İslâm bilimlerine dair müspet tespitlerini ilk defa bilimler tarihine sokan kişi. Böyle büyük bir adam, İslâm bilimlerini çok iyi biliyor. Diyor ki: ‘Bu, İslâm bilimlerinin mucizesi. Bu mucizenin sebeplerini ben çözemedim’ diyor.” (s. 74)

    “Biz okulda, lisede hocalarımızdan yanlış, haksız hikâyeler duyardık. Ben ilkokula gittiğimde okulun ikinci haftasında benim süslü püslü bir hanım öğretmenim vardı. O derste bize diyordu ki: “Müslüman âlimler dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna inanıyorlar.” Ben bunun tashihini hiçbir lise kitabında görmedim. Ben bu bilgiyi üniversiteye kadar taşıdım. Alman hocam Hellmut Ritter’in sayesinde etütlere girdim, gerçekleri gördüm. Frankfurt’taki çalışmalarımdan sonra baktım ki Müslümanlar dünyayla güneş arasındaki en kısa mesafenin en uzak noktasının yıllık ne kadar değiştiğini saniyelerle hesaplayabilmişler. Yine Bîrûnî dört mevsimin süresini tutuyor, ondan sonra bunu diferansiyel matematikte çözüyor. Bunları öğrendik. Bu bilgiyle benim hoca hanımın söylediği laf arasındaki farkı daima düşünüyorum.” (s. 75)

    Sezgin: “O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim.”

    Turan: “Yarım gün inşaat işçisi olarak çalışacaktınız, geriye kalan zamanınızı da bilime ayıracaktınız!”

    Sezgin: “Evet öyleydi. Bu düşünce bana müthiş bir kuvvet veriyordu! Uçuyordum biliyor musunuz?” (s. 85)

    “Ben 7. ciltte ilk defa İslâm meteoroloji tarihini yazdım. Yani böyle bir şey hiç yoktu. O meteoroloji tarihini yazarken gördüm ki Avrupa’nın 18., 19. yüzyılında vardıkları neticelere Müslümanlar 9. yüzyılda varmışlar. Mesela “rüzgâr nasıl ortaya çıkar? Med ve cezir nasıl olur? Dolu nasıl oluşur?” gibi bu türden meteorolojik meseleleri Müslümanlar 9. yüzyılda biliyorlardı. Mesela rüzgârın nasıl ortaya çıktığı meselesini Avrupalıların modern bilimler tarihi, Immanuel Kant’a dayandırır. Ama Müslümanlar bunu daha önceden en mükemmel şekilde hem de 9. yüzyılda biliyorlardı. Meteoroloji tarihi bu bakımdan son derece mühimdir derim.” (ss. 95-96)

  • Kitaplardan Faydalı Alıntılar

    Afyon Kocatepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mücahit GÜLTEKİN, “ALGI YÖNETİMİ VE MANİPÜLASYON – Kanmanın ve Kandırmanın Psikolojisi”, Pınar Yayınları, 4. baskı, Eylül 2017

    705 kere okundu



    “Gerçekle aramıza giren algı yönetmenleri ve manipülatörler; gördüklerimizi, duyduklarımızı ve hatta dokunduklarımızı nasıl yorumlayacağımızı belirlemek için profesyonel bir çaba gösteriyor.” (s. 11)

    “Gerçeği/hakikati tahrif etmeden görebilmek kolay değil. Bugün her birimizin algı yönetimi ve manipülasyon mağduru olması mümkündür. Herhalde bir insan için en acıklı şeylerden biri de kendi rızasıyla/kararıyla/arzusuyla kendisine zarar vermesidir. Algı yönetimi ve manipülasyon süreci tam da bunu hedeflemekte ve maalesef geniş kitleler üzerinde başarılı da olmaktadır. Elbette ki bundan korunmak, algı yönetimi ve manipülasyon sürecine direnmek de mümkündür. Bunun ilk şartı usta yalancıların yönettiği bir dünyada yaşadığımızın farkında olmaktır. Kuşkusuz, çevremizde yalancıların olduğunu bilmek, yalanı fark edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Bir yalanı inandırıcı kılan özellikleri de bilmek gerekiyor.” (s. 11)

    “Algı yönetmenleri, hedef kişiyi/kitleyi yönlendirilmeye ve kendisine söylenenleri yapmaya açık hale getirmektedir. Kişinin/kitlenin eleştirel düşünme kanallarını kapatabilmekte, algı yönetimi sürecinin içindeki yalanı görmelerine engel olabilmektedirler. Algıları yönetilen kişi ya da gruplar bazen sorulması gereken en basit soruları bile soramamakta, bazen sadece kendisinin bazen de bütün bir toplumun ağır bedeller ödemesine neden olacak bir yalana inanabilmektedirler. Algı yönetmenleri ve manipülatörler hiç kuşkusuz bunu profesyonelce yürütülen bir sürecin ve aynı profesyonellikte yönetilen bir organizasyonun sonucunda başarabilmektedir.” (ss. 14-15)

  • Bilim ve Yaratılış

    GÜNEŞ TUTULMASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

    2.989 kere okundu


     Pek çok insan, Güneş’in tutulması olayını sadece biraz heyecan uyandıran bir doğa olayı olarak tanımlayıp üzerinden geçer gider. Bazı insanlar da asılsız anlamlar yükleyerek kendilerini ve insanları işin doğrusunu fark etmekten uzaklaştırır. Üzerinde samimi araştırmaya dayalı biçimde düşündüğümüzde ise Güneş tutulması olayının da yine bize faydalı olması için yaratıldığını anlayabiliyoruz. Bu olayın hangi açıdan bizim hizmetimize verildiğini anlatmak için öncelikle şunu ifade edeyim; Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenlerin de pek çok uydusu var, ancak tam Güneş tutulması, sadece bizim gezegenimizde gerçekleşmektedir.

     Dört tür Güneş tutulması vardır. Bunlar; parçalı, halkalı, tam ve hibrit tutulmalardır. [1] Tam tutulmayı da kapsayan Hibrit Güneş tutulması, nadiren gerçekleşir. [2] Dünya’nın belli konumundan izleyenler açısından Ay’ın görünen diskinin Güneş’in görünen diskini tamamen kapatmasıyla gerçekleşen ve araştırmalarımızda özellikle istifade ettiğimiz tam Güneş tutulması, özel bir ölçü sebebiyle gerçekleşir.

    Ülkemizden de izlenen 29 Mart 2006 tam Güneş tutulması ile ilgili bu görüntüler, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’ne aittir. Burada tutulmanın evrelerini görüyorsunuz. www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/tutulma_sonuclari/ilkgoruntuler.htm

     Yaklaşık 1 milyon 400 bin km olan Güneş’in çapı, Ay’ın çapından yaklaşık 400 kat büyüktür ve aynı zamanda Ay, Dünya’ya Güneş’ten 400 kat daha yakındır. Bu uzaklık ve büyüklükler, Dünya’daki bizlere Güneş’in ve Ay’ın aynı boyutlardaymış gibi görünmesinin sebebi.

     Astrofizikçi Dr. Holly R. Gilbert, bir belgesel serisi olan Naked Science’ın, Paskalya Adası’ndaki Güneş tutulması ile ilgili bölümünde şöyle diyor: “Bu, 400 kat daha büyük ve 400 kat daha yakın olma oranı, Ay’ın Güneş’in yüzeyini tamamen kapattığı noktada mükemmel bir durum yaratıyor ve yeryüzünden tam bir Güneş tutulması izlenebiliyor. Güneş sistemindeki tam Güneş tutulması deneyimini yaşayan tek gezegen bizimki…” [3]

    Tam Tutulma Evresi. 29 Mart 2006’da gerçekleşen tam Güneş tutulmasından.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/tutulma_sonuclari/ilkgoruntuler.htm

     Çoğumuzun bildiği üzere, ifade edilen bu 400 kat büyüklük, elbette hacim (kapladığı alan) olarak değil. Mesela Dünya ile Güneş arasındaki çap farkını düşünelim; Güneş’in çapı, Dünya’nın çapından yaklaşık 109 kat büyük. Ama hacmi, Dünya’nın yaklaşık 1300000 katı. Güneş’in içine yaklaşık 1 milyon 300 bin tane Dünya sığabileceğini düşünmek de Ay ile Güneş arasındaki hacim farkının anlaşılması için yeterli olacaktır. Söz konusu 400 kat büyüklük, belirttiğim üzere çap anlamında, konuya yabancı olabilecekler için bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra devam edelim.

     Ay’ın çapı yaklaşık 3474 km [4]

    3474 x 400 = 1389600 eder ki bu da Güneş’in çapına yakındır. Yaklaşık 1 milyon 400 bin km olarak ifade edilir.

     Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Osman Selam, Ay ve Güneş tutulmaları ile ilgili hazırladığı ve herkese açık olan ders notunda bu ölçüyü şöyle anlatıyor:

     “Ay ve Güneş’in Yer’den izlenen açısal çapları neredeyse birbirine eşit ve ortalama 30 yaydakikasıdır (0.5°).” [5]

     İnsanlık bugün, kendisine verilmiş akıl ve imkânlarla teknolojiyi geliştirdi ve Güneş üzerinde çalışmalar yapmak için özel araçlar üretti. Fakat bütün bu teknoloji nimetine rağmen sadece Güneş tutulmasıyla öğrenebildiğimiz çok şey var. Güneş’in tam resminin elde edilebilmesi için bilim insanlarının, tam Güneş tutulmalarının olduğu zamanda ilgili yerde bulunması gerekiyor. Özellikle bu vakitleri takip ederek Güneş üzerinde araştırmalar yapıyorlar. Astronom ve Güneş tutulması araştırmacısı olan profesör
    Jay Myron Pasachoff, yukarıda da zikrettiğim “Paskalya Adası’nda Güneş Tutulması” adlı belgeselde şöyle diyor:

     “Güneş üzerinde çalışmalar yapmak için harika uzay araçlarımız ve dağların zirvesine kurulmuş gözlem evlerimiz var. Ama hâlâ başka zamanlarda değil, tutulmalarda öğrendiğimiz bir sürü şey var. Güneş’in tam resmini elde etmek için Güneş tutulmalarına gitmek zorundayız.” [6]

    Tam Güneş tutulmasından hemen önce ve hemen sonra oluşan bu kısa süreli olguya “elmas yüzük etkisi” deniyor. 2. temas anı ve 3. temas anı (Elmas Yüzük)
    29 Mart 2006, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi.

     Güneş’in tutulması ve böylece göz kamaştıran parlaklığının ortadan kalkmasıyla Güneş hakkındaki önemli gerçekler ortaya çıkıyor. Bilim insanlarının ifade ettiğine göre her gün gördüğümüz Güneş’in, ancak tutulmalar olduğunda çevresinde en iyi şekilde görebildiğimiz bütün bir bölge var. Prof. Pasachoff bu hususu da şöyle açıklıyor:

     “Biz onun sıcak yüzeyinin her gün bir sürü ışık yaydığını görüyoruz. Ama bu belirsiz bir atmosfer, ancak dikkatli bir şekilde baktığınızda fark edebilirsiniz. Her gün gördüğümüz Güneş’in çevresinde ancak tutulmalar olduğunda en iyi şekilde görebildiğimiz bütün bir bölge var.” [7]

     Bana henüz nasip olmadığı gibi, belki de, bir tam Güneş tutulmasını ve çevreye etkisini doğrudan gözlemlemek sizlere de henüz nasip olmamıştır. Bu yüzden birkaç dakika süren o tam tutulma anı ile ilgili anlatılanları aktarmak istiyorum. Tam tutulma anında bir alaca karanlık, görüş ufkumuzu çevreler ve gündüz vaktinde yıldızlar görünmeye başlar. Ayrıca Güneş’in en üst atmosfer katmanı olan korona, Güneş’in önüne geçen karanlık bir küre olarak algıladığımız Ay’ın etrafında görünmeye başlar. [8]

    Tam Tutulma sırasında yapılan yüksek ayırma güçlü tayf gözlemi sırasında RTT150 teleskobunun kubbesi ve tutulma. 29 Mart 2006, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi.

     Güneş Sistemi’nde yalnızca bizim gezegenimizde gerçekleşen tam Güneş tutulmasının, diğer tutulma türlerine göre çok daha önemli olmasının sebeplerinden biri de budur zaten; Güneş’in dış atmosfer tabakalarını görmemize aracı olması. Güneş’in veya herhangi bir yıldızın görülen parlak yüzeyi; ışık yuvarı, ışık küre veya fotosfer olarak adlandırılır. Tam Güneş tutulması sırasında bu parlak katman Ay tarafından birkaç dakika için örtüldüğünde, Güneş’in, normalde göremediğimiz 2 bölgesi görülebilir oluyor. Koronanın parlaklığı, fotosferden ulaşan ışıktan yaklaşık 1 milyon kat daha sönük olduğu için herhangi bir filtreye ihtiyaç duyulmadan kolayca fotoğraflanabilir. [9] Bu sırada yapılan gözlemlerle, özellikle koronanın fiziği ile ilgili önemli bilgiler elde edilir. [10]  Prof. Dr. Selim Osman Selam, tam tutulma zamanlarının bu açıdan önemini şöyle anlatıyor:

     “Bir tam Güneş tutulması sırasında, Güneş fotosferinin tamamı örtülmektedir ve tutulma dışı zamanlarda görülemeyecek kadar sönük ve dağınık yapıda olan “kromosfer (renkküre)” ve “korona (taçküre)” tabakaları görülebilir hale gelmektedir. Dolayısıyla tam tutulma zamanları, Güneş’in üst atmosfer katmanlarının Yer’den izlenebilmesi için çok önemli fırsatlar sağlamaktadır.” [11]

     Bize en yakın yıldız olan Güneş’teki bu bölgeleri görmek ve üzerinde çalışabilmek için tutulmalara giden araştırmacılar,  onun bizim için bir astrofizik laboratuvarı özelliğinde olduğunun farkındadırlar. Bir yıldızın yapısını, nasıl enerji ürettiğini detaylı anlamak bu şekilde mümkün olmuş oluyor. Nitekim diğer yıldızlarla ilgili bilgilerin büyük kısmı, Güneş’i incelememiz sonucunda ortaya çıktı. [12]

    Uzay fizikçisi Dr. Jerry Goldstein, kendi yıldızımız üzerinde çalışabilme imkânının, evrenin geri kalanını anlamamıza yapacağı katkıyı, “Eğer bir yıldız üzerinde detaylı bir şekilde çalışabilirsek ve onu işleten şeyin ne olduğunu öğrenebilirsek o zaman evrenin geri kalanını anlamamızı sağlayacak bir anahtara sahip oluruz. Çok uzaktaki yıldızlara bakabiliyoruz. Evet, bir sürü bilgi de alabiliyoruz. Çünkü astronomlar müthiş bir iş başardı. Ama bu inanılmaz yıldıza yakından bakabilmek için onun yerine koyabileceğimiz başka hiçbir şey yok.” sözleriyle ifade ediyor. [13] Prof. Dr. Selam’ın, Güneş tutulmalarının bilim insanlarına düzenli rehberlik yapması ile ilgili sözleri de şöyle:

     “Güneş tutulmalarının sağladığı en önemli avantaj, Güneş kromosferi ve koronasının, zaman içerisinde gelişen teknoloji ile her seferinde daha detaylı gözlenebilmesine ve sürekli olarak geliştirilen yeni teorilerin denetlenmesine olanak tanımasıdır. 18. yüzyılda başlayan bilimsel amaçlı tutulma gözlemleri, 19. yüzyıl boyunca olgunlaşarak yeni gözlem araçlarının geliştirilmesini ve çok sayıda önemli keşife imza atılmasını sağlamıştır.”
     
     Ayrıca “Tam tutulma gözlemleri, koronanın genel ışınımının iki bileşene sahip olduğunu da ortaya çıkarmıştır.” diyen Prof. Dr. Selam’ın bu konuyla ilgili izahını da çalışmasında bulabilirsiniz. [14]

     Güneş’teki manyetik alanlar da çoğu kez bir tam Güneş tutulması sırasında gözlemlendi. Tutulmadan tutulmaya yıldızımızın en dış katmanı olan koronadaki farkları gözlemleyen bilim insanları, tutulmalar arasında kıyas yaparak Güneş’in çapının değişip değişmediğini de tespit ediyorlar. Bilim insanları, tutulma sırasında Ay’ın gölgesinin boyutunu ölçüyorlar, sonra da Ay’ın bilinen boyutu ve Ay ve Güneş’in bilinen mesafesi ile bu bilgiyi bir arada değerlendirerek Güneş’in çapının değişip değişmediğini hesaplıyorlar. Astrofizikçi Dr. Fred Espenak’ın dediği gibi: “Geçmiş yıllardaki tutulmalarla karşılaştırabiliyor ve bu farklı tutulmalar arasında Güneş’in çapının değişip değişmediğini görebiliyorsunuz.” [15]

     Güneş tutulmaları incelenerek yapılan en önemli keşiflerden biri de, Ağustos 1868’de Hindistan’dan izlenen tam Güneş tutulmasından yararlanılarak yapıldı. Fransız bilim insanı Pierre Janssen, tam tutulma sırasında Güneş’in atmosferini incelediğinde, daha önce bilinmeyen bir element keşfetti. Daha sonra bu elemente helyum adı verildi. Sonuçta helyum, Dünya’da değil, tam tutulması sırasındaki incelemelerle Güneş’te keşfedildi.

     Güneş’in yapısının incelenmesine imkân oluşturması dışında tam Güneş tutulması, çok önemli farklı sonuçları olan gözlemlerin yapılmasına da sebep olmuştur. Genel Görelilik Kuramı ilk kez, tam Güneş tutulması sırasındaki gözlemlere dayanılarak ispatlanmış oldu. Bunu, daha önce aktardıklarımı, tam Güneş tutulmasının Güneş Sistemi’nde sadece bizim gezegenimizde gerçekleştiğini ve bu gerçekleşmenin uzaklıklar ve büyüklükler açısından nasıl bir ölçüye dayandığını bir arada ve özgürce düşünen herkes, eminim ki tam Güneş tutulmasına tanık olmamıza sebep olan bütün şartların, bu incelemeleri kolayca yapmamız için özellikle yaratıldığını kavrayacaktır.

     Dr. Fred Espenak, “Einstein izafiyet teorisini geliştirirken bunu sınamanın tek yolunun bir Güneş tutulması süreci olduğunu fark etti.” diyor çünkü teorinin ispatı, doğrudan kütlenin uzay-zamana etkisi ile ilgiliydi. [16]

    Cevabı bilinmesi gereken soru şuydu; kütle çekimi ışığı etkiler mi ve bir mercek gibi onu kırar mı? Teori buna “evet” diyordu fakat yıldızların ışığının bükülmesini fark etmemizi sadece Güneş gibi büyük kütleli bir cisim sağlayabilirdi. Üstelik bu gözlemi yapabilmemiz için Güneş’in bu şekilde, tam Ay kadar uzaklıkta ve tam da Ay kadar büyüklükte olan bir cisim tarafından örtülmesi gerekliydi.

     Prof. Dr. Selam, Einstein’ın Genel Görelilik Kuramının testi için değerlendirilen tam Güneş tutulmasının önemini şu sözleriyle vurguluyor: “Bilim tarihinde yerini alan en önemli tutulma, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlanmasının hemen ardından, 29 Mayıs 1919 tarihinde gerçekleşen tam Güneş tutulmasıdır. Alman fizikçi Albert Einstein, 1907 ile 1916 yılları arasında Newton çekim yasasının alternatifi olan “Genel Görelilik Kuramı”nı geliştirerek ortaya atmıştır. Bu kuram, çok büyük kütlelere sahip cisimlerin yakınlarında, uzay (boyut) ve zaman kavramlarının, klasik kurama göre yeniden ele alınmasını gerektirmekteydi.” [17]

     Einstein kuramını sunarak, kütle çekim etkisinin uzay-zamanın bükülmesinin sonucu olduğunu öne sürdü. Buna göre, büyük kütleli cisimler uzay-zamanı bükerek, yıldızların ışığının izlediği yolda bir sapma oluşturmalıydı. Güneş’in sağladığı bu eğrilik aslında hep var fakat onun parlaklığı sebebiyle yıldızların ışığını görmemiz ve dolayısıyla yollarının eğrildiğini tespit etmemiz mümkün olmaz. Bu yüzden eğrilik Dünya’dan sadece tam Güneş tutulmasında tespit edilebilir ve ne ölçüde uzay-zamanın büküldüğü belirlenebilir. [18]

     Albert Einstein, “İzafiyet Teorisi – Özel ve Genel Görelilik” adlı kitabında bu eğrilmeyi şöyle anlatıyor:

     “Genel Görelilik Kuramı’na göre bir çekim alanından geçerken ışığın eğrildiğini ve bu eğrinin bir çekim alanına atılan bir cismin izlediği yola benzediğini 22. bölümde anlatmıştık. Bu kuramın sonucu olarak, bir gök cisminin yakınından geçen bir ışık ışınının cisme doğru eğrildiğini tahmin ederiz.” [19]

     Tutulma bilimcileri, 29 Mayıs 1919’da gerçekleşecek tutulmayla, izafiyet teorisini test etmek için gerekli hazırlıkları yaptılar. Araştırma için yapılması planlanan; gözlemlenen belli yıldızların fotoğraflanmaları ve sonra aynı yıldızların tam Güneş tutulması sırasında tekrar fotoğraflanmaları. Eğer teori doğru ise, -Güneş’in kütlesi sebebiyle- yıldızların bize biraz kaymış olarak görünmesi gerekiyordu. Bu, o yıldızları, gerçekte oldukları yerden farklı yerde görmemiz anlamına gelir.

    Görüntünün alındığı belgesel: BENDER Mark (Yön.), Paskalya Adası’nda Güneş Tutulması (Easter Island Eclipse), Naked Science, 1080 Entertainment, National Geographic Channel, ABD, 2010, 34. dakika

     Einstein bu testin yapılma şeklini, nedenleriyle de anlatıyor:

     “Bu sonuç, tam bir güneş tutulması sırasında yıldızların yerlerinin fotoğraflarla tespit edilmesiyle araştırılabilir. Tam bir güneş tutulması oluncaya dek beklememizin tek nedeni diğer zamanlarda güneş ışıkları ile atmosferin fazla aydınlatılmasından dolayı güneşe yakın olan yıldızların görünmemesidir.”

     “Güneşin yakınındaki yıldızların, güneş tutulması anında fotoğrafı çekilir. Buna ek olarak güneş gökteki durumunu değiştirdiğinde, yani birinciden bir iki ay daha önce ya da daha sonra, aynı yıldızların ikinci bir fotoğrafı çekilir.”
    [20]

     Bu test, Cambridge Üniversitesi astronomlarından Arthur Eddington’un liderliğinde, Brezilya ve Principe Adası’na tutulmanın fotoğrafını çekmek için giden iki ayrı grup tarafından yapılmıştı. [21] Tabi gözlemlerle ilgili sonuçlar, aylar sonra netleşti ve açıklandı. Sonuç olarak Genel Görelilik Kuramı, ilk kez tam Güneş tutulmasına dayanarak deneysel yoldan ispatlanmış oldu.

     Fizik Yüksek Mühendisi, Üst Atmosfer ve Uzay Fiziği Uzmanı Taşkın Tuna, gözlemlerin doğruladığı bu olayı, kitabında şöyle anlatıyor:

     “Güneş’ten çok uzaktaki yıldızlardan gelen ışınlar, Güneş’in çekim kuvvetinin etkisiyle oluşan ‘çukura’ düşüyor ve sonra yollarına eğri bir doğrultuda devam ederek Dünya’ya ulaşıyordu. Buradan şu ilginç sonuç çıkıyordu:

     Yıldızlar, gerçek olarak bulundukları yere göre değil, yön değiştiren ışığın uzantısına göre bir görüntü verirler. Güneş, yıldızlardan gelen ışığı kendine doğru çekerek büker ve bu çukurdan çıkan ışınlar, bize yıldızın gerçek yerinden daha farklı bir konumdaki görüntüsünü verirler.”
    [22]

    Einstein ise sonuçları şöyle ifade etti:

    “Güneş tutulması sırasında çekilen yıldız fotoğrafları ile diğer fotoğraflar arasındaki farklılığın bir milimetrenin yüzde biri kadar olması bekleniyordu. Böylece fotoğrafların çekilmesinde ve bunların üstünde yapılan ölçümlerde büyük bir titizlik gösterilmesi gerekiyordu. Ölçmelerin sonuçları, kuramı tamamen tatmin edici bir şekilde doğruladı.” [23]

     Böylece evrenin yapısıyla ilgili büyük bir gerçek ortaya çıkmış oldu ki bu, bilim dünyasını ve hatta hayatımızı değiştirdi. İzafiyetin ispatı; kara delikler konusundaki anlayışımızı, Mars üzerine araç indirme yöntemimizi etkilediği gibi, kullandığımız GPS (Global Positioning System; Küresel Konumlama Sistemi) de izafiyeti bilmemiz sebebiyle işlemektedir. GPS, izafiyetin etkisi dikkate alınmadan kesinlikle çalışmaz. [24]

    Çünkü evrendeki her maddenin olduğu gibi, Dünya’nın da bir kütlesi vardır ve kütlesi ölçüsünde uzay-zamanı büker. Kütlenin uzay-zamanı büktüğü gerçeği anlaşılmadan ve gerekli hesaplamalara göre düzenleme yapılmadan GPS olmaz. Araba ile yolculuk yapıp GPS’den istifade ederek gitmek istediğimiz yere ulaşmamıza aslında, bir tam Güneş tutulması da vesile olmuş olur diyebiliriz. Tabi ayrıca uydular sürekli hızla gittikleri için de zamanları bize göre farklı akar, hızın zaman üzerindeki etkisi de hesaba katılmalı ve düzenlemelere dahil edilmeli ki sistem doğru işleyebilsin. GPS’in faydası elbette sadece Dünya üzerinde yolculuk yapmakla sınırlı olmadığı gibi, kütlenin uzay-zamanı büktüğünün ispatı da elbette fayda olarak sadece GPS’i getirmedi.

     Güneş tutulmasını inceleyerek öğrendiğimiz bilgilerle teknolojiyi ve evrene bakışımızı geliştirdiğimiz gibi, hem Dünya’dan, hem de Dünya’nın dışından yaptığımız uzay araştırmalarında büyük hız kazandık. Keşfedilen bir gerçeğin, teknolojinin gelişmesine nasıl katkı sağladığını sanırım en iyi bilenler bilim insanları ve o teknolojiyi geliştiren uzmanlardır. Bu konuyu, sadece ve doğrudan maddi kâr hedefleyen insanlara anlatmak genelde biraz zor oluyor. Ayrıca bilim insanları bugün Güneş üzerinde araştırma yapmak için, Güneş tutulmasını uzay araçlarıyla -Dünya’nın dışında- taklit etmeye çalışıyor. Bu, Dünya’nın dışında mümkün olabilmektedir, çünkü atmosferin olmadığı bir ortamda Güneş’in önüne getirilen küçük bir cisimle benzer sonuca ulaşılabilir ve böylece Güneş’in dış kısımları incelenebilir.

     Ama insanlık bu araştırmaları ve izafiyet teorisinin ispatını yapmak için bu zamanı beklemeye ihtiyaç duymadığı gibi, Dünya’nın dışına çıkmaya da mecbur olmadı. Çünkü Güneş Sistemi’nde hiçbir gezegende olmayan bir nimete; tam Güneş tutulması nimetine zaten sahibiz. Ayrıca bu yazı boyunca saydığım her bir keşfin, bizlere nasıl basamaklar oluşturduğunu da inceleyebiliriz. Sonuçta, Dünya’dan izlenen Güneş tutulması ile kütlenin uzay-zamanı büktüğünün ispatı 1 asır önce yapıldı. Güneş biliminin tamamıyla Dünya’nın dışından yönetilmesini sadece giderler bile imkânsız kılıyor. Ve bu yüzden bu araştırmaları sadece Dünya’nın dışına çıkabilenler yapmıyor, çok daha kolay şekilde Dünya’nın farklı yerlerinden pek çok bilim insanı bu çalışmaya istediği gibi katılabilmektedir.

     Bunların üzerinde düşünülmeli. Allah, gökte yarattığı bu oluşumu bir bilgi edinme aracı olarak bizlere nimet kılmıştır, ayetlerde buyurduğu gibi;

     “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.” (Lokman Suresi, 20) [25]

     “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13) [26]


    Onur Mustafa Ezber

    Kaynaklar: 

    [1] NASA, Eclipse Web Site, Five Millennium Catalog of Solar Eclipses, Introduction, https://eclipse.gsfc.nasa.gov/SEcat5/SEcatalog.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [2] Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür BAŞTÜRK, 3 Kasım 2013 Hibrit Güneş Tutulması, http://rasathane.ankara.edu.tr/files/2013/10/3_kasim_hibrit_gunes_tutulmasi_web.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [3] BENDER Mark (Yön.), Paskalya Adası’nda Güneş Tutulması (Easter Island Eclipse), Naked Science, 1080 Entertainment, National Geographic Channel, ABD, 2010, 8. dakika

    [4] NASA, Jet Propulsion Laboratory, California Institute of Technology, https://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA14011 (Erişim tarihi: 26 Mayıs 2019)

    [5] Prof. Dr. Selim O. SELAM, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, AST412, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, Ankara, 2007, s.22, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50214/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_19-25.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [6] Adı geçen belgesel (detayları 3 numaralı kaynakta), 5. dakika

    [7] Adı geçen belgesel, 9. dakika

    [8] EarthSky, Are solar eclipses more common than lunar eclipses?, March 7, 2016,https://earthsky.org/space/are-lunar-eclipses-more-common-than-solar-eclipses (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [9] TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG), Güneş Tutulması Konulu Deneyler, Gözlemler, http://www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/turkish/tutulma_deney_gozlem/tutulma_deney_gozlem.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [10] TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG), Güneş Tutulması, http://www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/turkish/gunes_tutulmasi/gunes_tutulmasi.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [11] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.23, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50214/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_19-25.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [12] TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG), Güneş Tutulması Konulu Deneyler, Gözlemler, http://www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/turkish/tutulma_deney_gozlem/tutulma_deney_gozlem.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [13] “Easter Island Eclipse” adlı belgesel (detayları 3 numaralı kaynakta), 44. dakika

    [14] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.51 ve s.54, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50221/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_50-54.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [15] “Easter Island Eclipse” adlı belgesel (detayları 3 numaralı kaynakta), 33. dakika

    [16] Adı geçen belgesel, 34. dakika

    [17] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.48, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50220/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_48-50.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [18] Bilim ve Teknik, Mart 2016 (580. sayı) eki, Göreliliğin Etkisi, http://www.bilimteknik.tubitak.gov.tr/sites/default/files/posterler/goreliligin_etkisi.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [19] Albert Einstein, İzafiyet Teorisi – Özel ve Genel Görelilik, İngilizceden çeviren: Gülen Aktaş, Say Yayınları, 15. Baskı, s.116

    [20] a.g.e., s.117

    [21] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.48, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50220/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_48-50.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [22] Taşkın Tuna, ‘Ol Dedi Oldu – 1’, Şule Yayınları, 23. Baskı, ss. 248-249

    [23] Einstein, a.g.e., ss.117-118

    [24] Adı geçen belgesel, 35. Dakika

    [25] http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=31&ayet=20 (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [26] http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=45&ayet=13 (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)