• Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Gelenekçi, Yenilikçi, Bağnaz, Yobaz, Modernist Kim?

    322 kere okundu


     Türkçe konuştuğumuza göre öncelikle bazı kelimelerin Türk Dil Kurumu’na göre ne anlama geldiğini bilelim;

     Bağnaz: Bir düşünceye, bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen, mutaassıp, fanatik.

     Yobaz: Dinde bağnazlığı aşırılığa vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen (kimse).

     Gelenekçi:  Geleneklere bağlı kimse, ananeci.

     Modernist: Modernizm yanlısı kimse.

     Modernizm: Çağdaşlık.

     Çağdaşlık: Çağdaş olma durumu, çağcıllık, modernlik, asrilik, muasırlık, modernizm.


     Kendi çağındaki kabullere uyan kimse, kelimenin taşıdığı anlama göre modern olmuş oluyor. Peki Allah insanlara Kur’an’da modernliği mi emrediyor? Müslüman için bu sorunun cevabı elbette; hayır, Allah gelenekçiliği de modernliği de emretmiyor. Hatta hem eski, hem de yeni ortaya çıkmış kabullerin Kur’an’a aykırı olanlarına karşı olunmasını emrediyor. İnsanın kendi yaşadığı devirde çoğunluk evlilik dışı cinsel ilişkiye girse, eşcinsellik sapıklığını savunsa, uyuşturucu kullansa, uzaylılara tapsa; modern olmayı amaç edinmiş birinin de kuşkusuz bunları savunması gereklidir. Çünkü zaten modernliğin gereği bu; yaşanılan çağda genel olarak kabul görenler ne ise, onlara uyum sağlamaktır modernlik. Buna göre helal veya haram fark etmez.

     Müslümanın ölçüsü ise her devirde sadece Allah’ın dinidir. Müslüman; hem modernist, hem de geleneksel uygulamaların olumsuz sonuç doğuranlarının karşısında aynı anda duran insandır.

    Allah’ın hükümlerini çarpıtarak inkâr edip, müslümanları ahlaksızlığa sürüklemeye çalışan günümüzdeki bazı modernistlerin de en önemli taktiklerinden biri, müslümanları etiketlemektir. Çünkü etiketleme yöntemi, aklı zayıf ve korkak takipçileri kontrol altında tutmaya devam etmenin en kısa yoludur.  Modernistlerin, aslında kendilerini anlatan kullandıkları bu etiketler, “bağnaz” ve “gelenekçi” etiketleridir.

     Allah’ın emir ve yasaklarına uymaya çalışan müslümanlara, “bağnaz” ve “gelenekçi” etiketlerini yapıştırmaya çalışıp alay edenler; imanı zayıf, samimiyetsiz, ahlaksız, şirk içinde ve münafık bir kitledir. Bunlara karşı alınacak en önemli tedbir, elbette Kur’an’a daha çok sarılmak ve Allah’ın ayetlerine itaat etme konusunda daha da titiz olmaktır.

     Bakara Suresinin 13. ayetinde Allah şöyle buyuruyor: “Ve (yine) onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük-akıllılardırlar; ama bilmezler.”

     İman edenleri “masalcı”, “eskici”, “gelenekçi” olarak etiketlemek, aslında inkâr edenlerin bir adetidir, geleneğidir. Yani Allah’ın dinine uymak yerine modernleşmeyi amaç edinmek, aynı çağda yaşayan insanların oluşturduğu her türlü eylem ve düşüncelere uyum sağlamaya çalışmak, aslında gerçek bir gelenekçiliktir. Bu gelenek, inkâr edenler tarafından her devirde sürdürülmüş. Her devirde kâfirler, kendi zamanlarındaki ahlaksızlıkları ve ahireti umursamama yollarını meşru görmüş ve ona uyum sağlamıştır.

    “Ana ve babasına: Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz? diyen kimseye, ana ve babası Allah’ın yardımına sığınarak: Yazıklar olsun sana! İman et. Allah’ın vâdi gerçektir, dedikleri halde o: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der.” (Ahkâf Suresi, 17)

     Bir de zannediliyor ki, birinin bağnaz olması için asırlardır süren yanlış bir şeyleri savunuyor olması gerekir. Halbuki ‘bağnaz’ın sözlük anlamına baktığımızda, böyle bir şartın olmadığını görüyoruz. ‘Bağnaz’ın anlamı “bir düşünceye, bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen” demek olduğuna göre, bir yenilikçi de bağnaz olabilir.

    Yani 5 senelik, 10 senelik veya 30 senelik çok yeni sayılan yanlış düşüncelere aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünceyi doğru kabul etmeyenler de bağnaz olmaktadır. Buna göre mesela kendi liderlerinin kurtulmuş, cennetlik, itaat edilmesi gereken resul, mehdi olduğu gibi yeni bir düşünceyi bütün gerçeklere rağmen savunanlar da bağnaz olmaktadır. Açık saçık giyinmeleri, onların akıllarının kapanmadığını ve dolayısıyla bağnaz olmadıklarını göstermez.

     Üstelik bunlar, haşa resul ve mehdi zannettikleri kişinin her dediğine, Kur’an ayetlerine rağmen itaat etmeleri gerektiği gibi sapkın bir kabule de sahip oldukları için aynı zamanda yobaz da olmaktadırlar.

    “Ve dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular. Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et.’ “ (Ahzab Suresi, 67-68)

    Mehdi zannettikleri kişi, işine gelmeyen insanlara saldırmayı, iftira atmayı, onları karalamayı, tekfir etmeyi emretse ona itaat edenler bunları yerine getirecektir. Bu durumda kendileri, ‘yobaz’ kelimesinin tam sözlükteki anlamına uymuş olmaktadırlar; “Dinde bağnazlığı aşırılığa vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen (kimse).”

     Gelenekten de, yeni olanlardan da Allah’ın dinine uygun olan şeyler elbette olabilir. Gelenek haline gelmiş birçok şey, Allah’ın dinine uygun olabilir. Zaten böyle de olmasını isteriz; yani insanlar Allah’ın hükümlerini yaşamayı asırlarca ve daha fazla devam ettirsinler isteriz.

     Bir şey gelenekte var diye onu inkâr etme ve küçümseme mantığı, insanı fark etmeden hak dinin hükümlerine karşı olma durumuna getirebilir. Bu, insanlar asırlardır namaz kılıyor diye namazı inkâr etmek gibi aptalca bir şey olur ve bunun mantıkla da, Kur’an’la da bir alakası yoktur.

     Gelenekçilik başka bir şey, gelenekten doğru olanı devam ettirmek başka bir şey. Modernliği putlaştırıp ölçü olarak görmek başka bir şey, yeniliklerin güzel, ahlaka uygun, doğru ve temiz olanlarından istifade etmek başka bir şey.

     Bir fikrin yeni ortaya atılması veya eskiden ortaya atılması, Müslümanın görüşünü belirlemez; hepsi araştırılmalıdır. Bu yüzden gelenekçileri eleştiren yenilikçiler ile yenilikçileri eleştiren gelenekçiler arasında hiçbir fark yoktur.

     Aslında her gelenekçi, eski bir yenilikçiye tabi olmuş olmaktadır. Sonuç olarak ikisinin de uyduğu, Allah’ın Kitabı değildir. Uydukları, eski veya yeni kabullerdir. Bunlara kayıtsız olarak bağlı olanların, yani gelenekçinin ve yenilikçinin psikolojisi şirke dayanmaktadır. Allah’tan çok insanların kınamasından korkarlar. Gelenekçi ve yenilikçilerin yaptıkları şey esasında, kendi oluşturdukları dini, Allah’ın Kitabından alıntılar yaparak desteklemeye çalışmalarıdır.

    “Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) “Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez.” (Zümer Suresi, 3)

     Vahyedilen son kitap olan Kur’an’dan sonra ise zalimler kendi sistemlerini, Allah’ın ayetlerini bağlamlarından ve gerçek anlamlarından ayırarak desteklemeye çalışmaktadırlar. Allah’ın Kitabı yerine geleneği veya yeniliği esas alanların ortak özelliği, Allah’ın Kitabını değil de ‘büyük kabul ettikleri kişileri’ rehber edinmeleri ve yaşadıkları grubun/topluluğun alışkanlık haline getirdiklerini, dine ait olarak kabul etmeleridir.

     Allah’ın Kitabı olan İncil’i terk edip tahrif edenler, Allah’a şirk koşanlar, Allah’ın yazmadığı ruhbanlığı türetip Allah’ın buyurduklarına uymak yerine bu büyük kabul ettikleri kişilere koşulsuz uyanlar bu konuya örnektir.

     Allah’ın yasakladıklarını kendi gelenekleri ve yenilikleri içinde meşru görenler arasında, Müslümanları arkasından çekiştirmek normal görülebiliyor. Ya da Müslümanları tekfir etmek ve onlarla alay etmek, insanlara çirkin iftiralar atmak ve bu iftiraları ‘büyük gördüklerinden’ işittikleri için doğru kabul edip aktarmak, iman edenleri karalamaya çalışmak, evlilik dışı cinsel ilişkiye girmek, yalan şahitlik yapmak, Kur’an’ı haşa yorumlamaya çalışmak ve bunun için ayetleri bağlamından ve anlamından ayırmak gibi açıkça haram olan zalimlikleri bu tip insanlar çirkin gelenekleri ve yenilikleri sebebiyle haram olarak görmez. Bu tip geleneklerine ve yeniliklerine karşı, Allah’ın ayetlerini hatırlatan Müslümanları tekfir ederler, alay ederler.

     Allah’ın apaçık kıldığını bildirdiği vahyi olan Kitabı, hakikati tahrif etmeye çalışan her gelenekçi ve yenilikçinin çarpıtmalarını bozmaktadır. Açıkça anlıyoruz ki gelenekçi veya yenilikçi olmamak demek, insanların kabullerine kayıtsız tabi olmamak demektir. Bu da, insanların yaptıklarının doğru olup olmadığının Kur’an’a göre araştırılması gerektiğini savunan biri olmak demektir.

    “Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâe, kalîlen mâ tezekkerûn.”

    “Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun, O’ndan başka veliler (evliyâe) edinerek uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz?” (A’raf Suresi, 3)

    “Onlar, ‘çirkin bir hayasızlık’ işlediklerinde: “biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti” derler. De ki: “Şüphesiz Allah, ‘çirkin hayasızlıkları’ emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (A’raf Suresi, 28)

    “Ey iman edenler! Doğrusu, ahbâr ve ruhbân kimselerin çoğu, insanların mallarını haksız şekilde yerler. İnsanları Allah’ın yolundan çevirirler. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar var ya işte onları can yakıcı bir azaptan haberdar et.” (Tevbe Suresi, 34)

    “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.” (Nahl Suresi, 116)

    “Bizim ayetlerimiz konusunda çarpıtma yapanlar, Bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O yaptıklarınızı gerçekten görendir.” (Fussilet Suresi, 40)

    “Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp küçük düşürmeyin ve birbirinizi ‘olmadık kötü lakablarla’ çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir.” (Hucurat Suresi, 11)

    “Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” (Fecr Suresi, 18)

    “Arkadan çekiştiren, kaş göz hareketleri yaparak alay eden her kişinin vay haline!” (Humeze Suresi, 1)

    “Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden’, günaha düşkün olan her yalancıya inerler.” (Şuara Suresi 221-222)

    “İşte bunlar; kendilerine Allah’ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem’in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah’)ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar. Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, salâtı yitirdiler ve şehvetlerine kapılıp uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.” (Meryem Suresi, 58-59)


    Onur Mustafa Ezber

  • Uncategorized

    Hadisler ve Mehdi Konusuyla İlgili Çarpıtmalar Hakkında

    287 kere okundu


     Hadisler, başlı başına ciddi bir araştırma konusu olduğu halde “müslümanım” diyenlerin çoğu, Kur’an ayetlerini doğru bilmediği gibi hadisleri de gerekli ciddiyetle incelememiştir. Bu yüzden de çeşitli sıkıntılar, karışıklıklar ortaya çıkıyor ve birileri hadislerden istediklerini seçip, istemediklerini reddediyor ve seçtiklerini de istediği gibi yorumlayıp kullanmaya çalışıyor. Hiçbir şeyden haberi olmayıp müslüman olmaya çalışan insanlar da bunlar tarafından aldatılabiliyor, yanlış yönlendirilebiliyor.

     Oysa hadisler konusunu inceleyecek biri, önemli bir ilmi çalışma içine girmek zorundadır. Çünkü kaynaklar nelerdir, ne kadar kaynak vardır, hangi kaynaklar doğrudur, hangileri ne ölçüde güvenilirdir, hadisleri kimler kimlerden aktarmıştır, hadislerin güvenilirliğini tespit etmede izlenen yöntemler nedir, hangi hadisin uydurulduğu hangi ilmi yöntemlerle anlaşılıyor, bunların hepsi bilinmelidir.

     Bununla beraber bir kısım insanlar da hadislerin dini kaynak olarak görülüp görülemeyeceğini tartışıyor. Kimisi hadisleri tamamen kabul etmiyor, kimisi ilmi ciddiyetten uzak bir şekilde istediklerini alıyor ve onları kullanmaya çalışıyor, kimisi de ne yaptığının bile farkında olmayarak hem hadislerdeki bazı konulara uyduğunu zannediyor hem de hadislerin dini kaynak olarak görülmeyeceğini söylüyor.

     Mehdi konusu da tam bu kafa karışıklığından ve bilgisizlik ortamından istifa edenler tarafından çıkar amaçlı kötüye kullanılıyor. Önüne gelen, istediği hadisleri alıyor istemediklerini almıyor ve aldıklarının da önünü arkasını istediği gibi kesip sonra da yorumlayarak kendini “Mehdi” gibi göstermeye çalışıyor.

     Tarihte bunun birçok örneği olduğu gibi günümüzde de çok fazla örneği var maalesef. Bilgisi ve imanı zayıf olanlar da gidip, o kendini Mehdi olarak göstermeye çalışanlar tarafından aktarılan hadislerin aslını, tamamını, önünü ve arkasını, kaynaklarını araştırmadığı ve o hadisleri esas kaynaklarından incelemediği için aldatılıyorlar. Aslında hadislere bile değil, sadece aldatanın yorumlarına inandıklarının farkında bile olamıyorlar. Bu da onlara, sorgulamamanın bir cezası oluyor.

     Öncelikle, Mehdi’nin geleceğini kabul eden bir insan, hadisleri kesinlikle dini kaynak olarak kabul etmek durumundadır. Çünkü Mehdinin anlatıldığı kaynaklar, hadis kaynaklarıdır. Ama işlerine gelmediği için hadislere göre yaşamayı reddedip sonra da kafalarına göre mehdi hadisleri seçip alarak çelişkiye düşenler var. Bu iki yüzlülüktür, samimiyetsizliktir. Hadislerle gelen bir konuyu kabul eden biri, hükümlerle ilgili olan diğer hadisleri de kabul etmeli ve ona göre yaşamalıdır.

     “Mehdi ile müjdelenin” şeklinde bir hadis aktarıp “işte bu hükme uyuyoruz” demek ama aynı zamanda diğer hadislerde emredilen, yaşantımızla ilgili çok sayıda hükme uymayı kabul etmemek ve “sadece Kur’an’da bildirilen hükümlere uyulur” demek iki yüzlülüktür, çelişkidir. “Mehdi ile müjdelenin” hadisi de bir emirdir, hükümdür; peki bunlar nasıl “hüküm konularında sadece Kur’an’a uyulur” diyorlar aynı zamanda? Bu, insanların ve özellikle müslümanların aklıyla alay etmektir.

     Bununla beraber Mehdi konusu, hadis konusunda uzman alimlerin bile tartıştığı, hakkında farklı farklı görüşlerin belirtildiği bir konudur. Bunu imanın şartı olarak görmedikleri gibi, mehdi ile ilgili hadisleri güvenilir hadisler olarak görmeyenler bile var.

     Mesela hadisleri günümüzde en güçlü şekilde savunanlardan biri olan Prof. Dr. Halis Aydemir, “Hadis ilmi açısından Mehdi’yle ilgili hadislerde ciddiye alınacak bir rivayet yoktur!” başlıklı bir videosunda bundan bahsediyor.

     Yine günümüzde hadisleri en iyi bilip, Mehdi’nin geleceğini de en güçlü şekilde savunanlardan biri olan İhsan Şenocak, “İhsan Şenocak Hoca Mehdi Aleyhisselam Hakkındaki Sohbeti” başlıklı videosunda Peygamberimizin, mehdinin adı için “Muhammed bin Abdullah olacak adı” dediğini ifade ediyor.

     Hadis kaynaklarına göre böyle zaten; adının Peygamberimizin adına, babasının adının da Peygamberimizin babasının adına uyduğu anlatılıyor. Bazı kaynaklarda da; ismi Ahmed, babasının ismi Abdullah olarak aktarılıyor.

     Hadislere göre mehdinin ismi; Şeybe, Zeyd, Haşim, Galib, Huzeyfe, İlyas gibi dedelerinden birinin veya diğer dedelerinden birinin ismi değildir. Bu sahtekârlıklar bile yapıldı. Mehdinin adının, dedelerinden birinin adı olduğunu söylemek ve sonra da birini seçmek de tam bir çarpıtmadır, sahtekârlıktır, bunun hadislerle bir alakası yoktur. İsteyen herkes, her devirde bu tip yöntemlerle kendini mehdiymiş gibi göstermeye çalışabiliyor.

     Aynı şekilde, hadisleri savunan Nureddin Yıldız da “Mehdi Kimdir?” başlıklı videosunda Mehdi için “Adı, Resulullah (s.a.v)’ın adı olan Muhammed, Ahmed’den biri olacak. Babasının adı da Abdullah olacak.” diyor.

     Hadisler konusunda uzman olan Yalova Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nden Doç.Dr. Ebubekir Sifil de “Hz. Mehdinin Faaliyetlerinin Kısaca Tarihi Seyri” başlıklı videoda, mehdinin Medine’de ve Mekke’de bulunacağını şu sözleriyle anlatıyor:

     “Medine’de olacak, oradan Mekke’ye gidecek. Mekke’de onun etrafında insanlar toplanacak, ona mehdi olduğunu söyleyecekler. Kabul etmeyecek, zorla biat edecekler. Gönüllü gönülsüz sonunda ikna edecekler, kabul edecek. Sonra müslümanların, Ümmet-i Muhammed’in başına geçecek.”

     Konuyla ilgili olarak mesela, hadis kitabı olan Sünen-i Ebu Davud’un Mehdi ile ilgili bölümünde yer alan hadislerin incelenmesini önerebilirim.

     Hadisleri çarpıtanlar, yorumlayanlar, ekleme ve çıkarmalar yapanlar, hadis uyduranlar ise kendilerini mehdi gibi göstermek için Allah’tan hiç korkmadan mehdiyi kendi bulundukları yerde göstermeye çalışıyorlar. Bu, hep bu şekilde yapılmıştır; sahtekârlar hakikatleri, bin türlü kelime oyunu, demagoji ve tahrifatlarla olduğunun tam tersi şekilde gösterip cahil kitleleri kandırabilmişlerdir. Hadisleri araştırmak isteyen müslümanlar, bu konuyu da ciddiye alarak özgür bir şekilde kendi araştırmasını yapmalıdır.

    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’a Göre Evlilik Dışı Cinsel İlişki Haramdır

    611 kere okundu


     Kur’an’a göre evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğu gerçeğini normal akla sahip her insan apaçık görür. Onlara bu açıklamayı yapmak durumunda kalmaz hiç kimse. Ama akıllarını ve imanlarını ortadan kaldırıp, onun yerine sapıklığı tercih edenlerin çarpıtmalarını deşifre etmek, her müslümanın görevi olmalıdır.

     Kur’an’ın hemen her bölümünden, evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğu hem doğrudan, hem de ayetlerin bütünlüğünden anlaşılıyor. Sadece evlilik ile ilgili hüküm ve şartları içeren ayetlerin var olması bile yeterli evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğunu anlamak için. Bu kadar açık bir gerçeği anlatmaya çalışmak zorunda kalmak rahatsız edici aslında ama anlatmak zorunlu oluyor. En azından, kendi gruplarını “mehdi cemaati” olarak göstermeye çalışan ve bu yolla haramları helal gibi gösteren ahlaksız ve şaşırmış cemaatleri/grupları bile bile desteklemeye devam etmek isteyenlerin ahirette azabının artmasına vesile olmak duasıyla anlatmak istiyorum.

     Kur’an’a göre Müminler, evli olmadıkları kişilere karşı bakışlarını bile sınırlayan insanlardır. İslam’da evlilik gibi bir değer var, insanlar hayvan değildir. Allah Nur Suresinin 30. ayetindeki emrinin aynısını, bir sonraki ayette kadınlara da emrediyor;

    “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.”
    (Nur Suresi, 30)

    “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar…” (Nur Suresi, 31)

     Ayrıca ayetteki bazı Arapça kelimelerle ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak gerekirse de farklı farklı uzmanların açıklamalarını incelemekte yarar olabilir. Mesela bu ayetteki “ferc” kelimesiyle ilgili olarak, Arapçayı çok iyi bilen, ömrünü Kur’an’ı anlamaya adamış ve Kur’an meali hazırlamış bazı insanların ifadelerini de aktarmak istiyorum;

    Erhan Aktaş, bu ayetteki kelimeyle ilgili olarak kendi mealindeki notta şöyle diyor:

    “ ‘Furûc’lerini; yani, mahrem yerlerini, namuslarını, ırzlarını korusunlar. Ferc; sözcük olarak erkek veya kadının cinsel organı anlamına gelmektedir.”

    Mehmet Türk, kendi mealindeki notta şöyle diyor:

    “Ferc: İki şey arasındaki açıklık demektir. Bu suretle gerek erkek gerek dişi insanın bacaklarının arasındaki açıklık için de kullanılır. Buna lisanımızda “apış arası” denir ve bu tabir ile avret mahallinden kinaye edilir. Kur’an’da ferc kelimesi hem erkek hem de dişi için kullanılmıştır. Yani kadın ve erkeğin avret mahalli demektir.”

    Süleymaniye Vakfı, mealinde şu detayı veriyor:

    “Ferc, iki kolun arası ile iki bacağın arasındaki organlardır. (Lisan’ul-arab)”


     Allah bu ayetlerde iman eden erkeklere ve iman eden kadınlara hitap ediyor, yani evli olmadıkları kişilere karşı nasıl davranacaklarını bildiriyor. İnsanların namuslarını/iffetlerini koruması, evlilik dışı cinsel ilişkiye girmemeleriyle oluyor.

     Münafıkların çarpıtmasına göre ise iman eden erkekler, iman etmediklerine karar verdikleri kadınlarla evlilik dışı cinsel ilişkiye girebilir. Bu olağanüstü derecede akılsızca, komik ve ahlaksızca bir çarpıtmadır, müslümanları aşağılamak ve akıllarıyla alay etmektir.

     Allah ayette iman eden erkeklere hitap ediyor; bunun, karşısındakinin inancıyla zerre kadar alakası yok, bu, ayetle alakasız bir saçmalıktır. Ayete göre bir erkek, karşısındakinin hayat görüşü ne olursa olsun onunla evlilik dışı cinsel ilişkiye girdiğinde zaten cinsel organını, iffetini, namusunu korumamış ve zina yapmış oluyor. Kadın da aynı şekilde.

     Ki zaten evliliğin Kur’an’da bildirilen birçok şartı var ve ancak bu şartlar gerçekleştirildikten sonra evlilikle beraber cinsel ilişkinin helal olmasıyla ilgili ayetler çok açık. Evlilik dışı cinsel ilişki haram olmasa zaten evlilik, nikah diye bir şey neden olsun Kur’an’da? Ve bu evliliklerin neden birçok şartı olsun Kur’an’da? Evlilik dışı cinsel ilişki helal olsa, Allah Kur’an’da evlilik şartlarını niye emretsin? Üstelik kimlerin haram, kimlerin helal olduğuna kadar detaylı anlatıyor Allah. Akıl hastası olmayan, şaşırmış olmayan ve münafık olmayan bir insan bunu hemen anlar.

    Mesela Allah Nisâ Suresinin 22. ayetinde; “Kadınlardan babalarınızın nikahladıklarını nikahlamayın. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Çünkü bu, ‘çirkin bir hayasızlık’ ve ‘öfke duyulan bir iğrençliktir.’ Ne kötü bir yoldu o!…” buyurarak evlenilmeyecek insanları anlatıyor ve “Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz…” şeklinde başlayan bir sonraki ayette de aynı şekilde.

     Bu ayette sayılan insanlarla aynı evde yaşanıyor, bunda bir problem yok, yani evde yaşamak, düzgünce sohbet etmek helal. Yani bir müslüman, bu yakınlarıyla aynı evde yaşayabiliyor, insanların hemen hepsi böyle yaşar zaten. Demek ki buradaki mesele, aynı evde yaşamakla ilgili de değil. Öyleyse ayette neyin haram kılındığı bildirilmiş oluyor, yani konu ne? Tabii ki bu sayılan insanlarla evliliğin haram kılındığı ve dolayısıyla evlilikten sonra gelen cinsel ilişkinin haram kılındığı anlatılıyor ayette. Çünkü cinsel ilişki zaten ancak evlilikle, nikahla mümkün. Evlenilmeden, nikah olmadan cinsel ilişki haram.

     Şimdi o çevresindeki imanı zayıflara kendisini mehdi, kurtarıcı, imam, resul olarak kabul ettiren ve bunlar gibileri destekleyen münafıkların kafasına göre, bu insanlar müslüman olmasa onlarla cinsel ilişkiye girmek helal mi olacak? Ne kadar saçma ve ne biçim hüküm veriyorlar? Çok açık ki evlilik şartları var Kur’an’da ve yine çok açık ki cinsel ilişki ancak evlilikle helal olmaktadır.

     Müslüman bir erkek, babasının nikahladığı kadınla sohbet edebilir, karşılaşabilir, konuşabilir, normal bir insan gibi. Buna dair bir haram hatırlamıyorum. Öyleyse Nisâ Suresinin 22. ayetinde haram kılınan şey ne? Haram kılınan şey, onlarla nikahlanmak. Nikahın amacı da zaten cinsel ilişkinin helal hale gelmesi. Ayette وَلَا تَنْكِحُوا (Velâ tenkihû) “nikahlamayın” buyuruluyor. Bu insanlarla aynı ortamda bulunmak ve konuşmak zaten haram olmadığına göre, demek ki nikahlanmanın helalleştirdiği şey cinsel ilişki. Yani Kur’an’a göre, insanlar arasında cinsel ilişkiyi helal hale getiren tek yol nikahlanmak, yani evlilik.

     Evlilik hakikatinin önemini Nur Suresinin 32. ayetinden de anlıyoruz; Allah evlendirmeyi hem emrediyor, hem de fakirliğin bile buna engel gösterilemeyeceğini bildiriyor: “İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nimet sahibi)dir, bilendir.”

     Özellikle bir sonraki ayet, yani Nur Suresinin 33. ayeti, evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğunu, en zayıf akıllılarının bile anlayacağı kadar net bir şekilde gösteriyor. Allah ayette; “Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar…” buyuruyor.

     “Evlenmediysen iffetini korumak” ne demek? “Evlenmediysen müslüman olmadığına karar verdiğinle veya istediğinle cinsel ilişkiye gir” mi demek? Tabii ki böyle değil.

     Çok açık bir şekilde; evlenecek imkânı bulamayanlar, Allah imkânlarını arttırıncaya kadar sabredip namuslarını korusunlar, yani cinsel ilişkiye girmesinler demek. Sonra imkân bulup evlendiklerinde de helalleriyle helal ilişkiye girebiliyorlar. Buradaki imkân, evlilik için gereken şartlarla ilgili, mesela mehir vermek gibi veya diğer şartlar.

     Cehaleti sebebiyle ve insanları kendi kontrolü altında tutmak için ayetleri örtbas ederek çarpıtmaya çalışanlar sebebiyle kandırılan insanlar müslüman olmak istiyorlarsa, ahlaksız cemaatlerden/gruplardan yüz çevirmeli ve Kur’an’a tabi olmalıdır. Allah’ın adıyla aldatılmak, insana en büyük kötülükleri bile süslü ve normal gösterir.

     Bu kadarı yeterli elbette fakat evlilik dışı cinsel ilişkinin haramlığını Yusuf Suresi’nde de açıkça görüyoruz ama kör olmak isteyenler bu hakikatleri hep geçiştirir. İşlerine geldikleri zaman da Hz. Yusuf’a atılan evlilik dışı cinsel ilişki iftirasını kendilerini aklamak için kullanırlar, yani kendilerine Hz. Yusuf’a atıldığı gibi evlilik dışı cinsel ilişki iftirası atıldığını söylerler. İşte bunlar bu kadar zalim, bu kadar sapkın, bu kadar imansız, bu kadar şaşırmış tipler. Vicdanlı bir insan, bir müslüman, böyle şaşırmış ve zalim bir toplulukla asla aynı yolda devam etmez.

     Allah Hz. Yusuf’un imanını, iffetini, samimiyetini Yusuf Suresinin 23 ve 24. ayetinde de bizlere anlatıyor. Allah muhlis kullarına burhanını gösterip kötülükten ve fuhuştan uzaklaştırıyor.

    “Bulunduğu evin kadını, ısrarla ondan yararlanmak istedi. Bütün kapıları kapadı. “Haydi, gel” dedi. Yusuf: “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir. Bana iyi bir makam verdi. Çünkü yanlış yapanlar umduklarına kavuşamazlar” dedi. Kadın onu gerçekten istiyordu. Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi Yusuf da onu isterdi. Hep böyle olur. Bu (ilham), kötülüğü ve çirkinliği ondan uzaklaştırmamız içindir. Çünkü o, yürekten bağlılığı olan kullarımızdandır.” (Yûsuf Suresi 23-24)

     Furkan Suresi’ndeki ayetlere göre de zina edenler, ebediyyen azabın içinde aşağılanmış olarak kalacak olanlar arasındadır. Sadece tevbe edenleri Allah bağışlayacağını bildiriyor. Bu tevbe; elbette tertemiz insanlar dahil birçok insanı kirleten sapık, dinin arkasına gizlenip dini kullanan batıl ve şaşırmış örgütlerden yüz çevirip uzaklaşmak ile mümkün. Bu ahlaksız örgütlerden uzaklaşmamak, aynı sistemi desteklemek ve ayakta tutmak, meşru göstermek demektir; tertemiz olabilecek gençleri, insanları bu pisliğe, bataklığa sürüklemek demektir.

     “Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar (yalvarmazlar). Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir ceza ile’ karşılaşır. Kıyamet günü, azab ona kat kat arttırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Furkan Suresi, 68-70)


    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    HÜSNÜ ZAN KAVRAMI NASIL ÇARPITILIYOR VE KUR’AN’A GÖRE HÜSNÜ ZAN NEDİR?

    394 kere okundu


    Şaşırmış ve sapkın gruplar “hüsnü zan” kavramını da çarpıttılar. Oysa Nûr Suresinin 12. ayetinden hüsnü zannın nasıl olacağını anlıyoruz. Ayete göre hüsnü zan, iftiralar atılmamasıdır ve bu iftiraların dillendirilmemesidir. Kendi cemaat veya gruplarından olmayan insanlara iğrenç iftiralar atanlar, işte bu ayete tam aykırı davranmış oluyor.

    Mehdi, imam veya resul zannettikleri liderlerinin sapkınlıklarını ortaya koyup insanları korumaya çalışanlara hakaretler edenler, iğrenç iftiralar atanlar, dünyada da ahirette de bu iftiralarının bedelini en ağır şekilde ödeyecektir. Onlarla beraber olanlar da ödeyecek. Onlar için bu dünyada da ahirette de büyük bir aşağılanma vardır. Nitekim Allah, yaptıkları kötülüklerin sonuçlarının bir kısmını yakın zamanda tattırıyor, üstelik şimdilik sadece kendi çirkinliklerinin meydana çıkmasının sonucunu kısmen tattılar. İftiralarının sonucu ise kuşkusuz daha ağır olacaktır.

    Allah onlara “iftira atmayın” buyuruyor onlar ise birinin mehdi olduğunu kabul etmeyi hüsnü zan yerine koyuyorlar. Hüsnü zan kavramını çarpıtıp, mehdi zannettikleri saptırıcıya akıllarını ve vicdanlarını teslim edip binlerce insana sû-i zan da, kötü zanlarda bulunuyorlar, iftira atıyorlar. Böylece adeta, çarpıttıkları hüsnü zan kavramını kullanarak, sû-i zannı meşrulaştırıyorlar. Ayetteki hüsnü zan kavramıyla alakaları olmadığı gibi, inkâr ediyorlar. İnkâr etmelerinin yolu da işte böyle Kur’an dışı bir mantık geliştirerek hüsnü zan kavramını çarpıtmaları.

    Bu çarpıtmayı yaptıktan sonra, artık büyük günahları ve iftiralar atmayı meşru görüyorlar. Çünkü “mehdi” zannettikleri kişi, kimi kötülerse ona her türlü iğrençlik yakıştırılır bunlara göre. İşte sapma budur, Allah’ın dosdoğru yolundan böyle sapılıyor. Onlar ise kendilerini hidayette zannediyorlar. Herkes yaptıklarının, söylediklerinin sonucunu kesinlikle tadacak, sonuçlarına katlanacak ve bunun için bir bahane de öne süremeyecekler. Bu zulümlere ses çıkarmayan vicdanlarını çürütmüş insanlar da, dini görünümün arkasına saklanarak Allah’ın Adaletinden kaçamayacak.

    “Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” (A’râf Suresi, 30)

    “Ve dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular. Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et.’ “ (Ahzab Suresi, 67-68)

    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’daki “Muhtedûn” Kelimesiyle İlgili Yapılan Bir Çarpıtma Hakkında

    395 kere okundu

    Hadisleri çarpıtmayı yeterli görmeyen münafıkların yaptığı bir çarpıtma da, Yâsîn Suresinin 21. ayetinde geçen “muhtedûn” kelimesiyle ilgili. Düşünen insanlar yani müslümanlar, bunların çelişki ve yalanlarını anladığı için, onlar yeni yalanlar da üretmeye mecbur kaldılar. Çünkü bir yandan “Kur’an yeterlidir” deyip bir yandan hadislerle mehdiliği savunmalarının apaçık bir çelişki olduğunu aklı başında, iman eden her insan anlıyordu. Buna getirdikleri çözüm de ayetleri böyle çarpıtmak oldu.

    Ayette geçen “muhtedûn” kelimesi “doğru yolu bulanlar”, “hidayet bulmuş kimseler”, “hidayet üzeredirler”, “hidayete erdirilmiş kimseler”, “hidayete ermiş kimselerdir” anlamlarına gelmektedir.

    Çarpıtanlar, “muhtedûn” kelimesini, ayet içindeki bağlamından ayırıp “mehdi” kelimesinin çoğulu olan “mehdiler” anlamına geldiğini söyleyerek hadislerde anlatılan mehdinin Kur’an’ın bu ayetinde de geçtiğini söylemişlerdir. Oysa ayette bildirilenlerle hadis kaynaklarında anlatılan mehdinin hiçbir alakası yoktur.

    Aslında ayetlerde bahsedilen konu, surenin 13. ayetinden itibaren başlıyor, konunun tam doğru anlaşılabilmesi için 13. ayetten başlanarak okunması gerekir. Ayet, belde halkına gönderilen elçilerle ilgili. Ben burada sadece kelimeyle ilgili çarpıtmayı anlatmak için 2 ayeti aktarıyorum:

    “Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. ‘Ey kavmim!’ dedi, ‘bu elçilere uyunuz!’ ‘Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.’ ” (Yâsîn Suresi 20-21)

    21. ayetin Arapça okunuşu şöyle: “İttebi’û men lâ yes-elukum ecran vehum muhtedûn(e)”

    İşte buradaki مُهْتَدُونَ (muhtedûn) kelimesi bağlamından koparılıp, cahil insanlar kandırılmaya çalışıldı. Biraz aklı çalışan bir insan anlar ki “hidayete ermiş” anlamına gelen “mehdi” kelimesinin çoğulu “muhtedûn” olsa da, öncelikle kelime çoğuldur. Yani ayette mehdi geçmediği gibi birçok hidayet üzerinde olan elçilerden bahsediliyor. Gelen başka bir kişi de o kişilerin hidayete ermiş olduğunu ve insanlardan ücret istemediklerini, yani bir çıkarlarının olmadığını, onlara güvenebileceklerini bildiriyor.

    Normalde cevap bile verilmeyecek kadar çarpıtma olduğu açık bu konuya değinmek istemezdim ama nice bilgisi zayıf insan Kur’an’a uymak yerine bu aldatıcıların oyuncağı haline geliyor. Bunun gibi sayısız çarpıtma örneği var; ben sadece zerre kadar imanı olanlara birkaç örneği göstererek, ayet çarpıtmak gibi çirkin bir cesareti ve alışkanlığı olan yapıdan kurtulmaya, arınmaya, Kur’an’a yönelmeye davet ediyorum.

    Ayette geçen مُهْتَدُونَ (muhtedûn) kelimesi 8 farklı ayette geçmektedir. Bu ayetlerden sadece birini alıp, o ayeti de bağlamından kopararak “işte Kur’an’da mehdi varmış” demek samimiyetsizlik ve hadsizliktir.

    “Muhtedûn” kelimesinin geçtiği diğer 7 ayeti aktarıyorum; Bakara Suresi, 70; Bakara Suresi, 157; En’âm Suresi, 82; A’râf Suresi, 30; Zuhruf Suresi, 22; Zuhruf Suresi, 37; Zuhruf Suresi, 49.

    Özellikle A’râf Suresinin 30. ve Zuhruf Suresinin 37. ayetinin dikkatle okunmasını tavsiye ederim. “Muhtedûn” kelimesini iddia edildiği gibi “Mehdiler” olarak alıp bu ayetleri öyle düşündüğümüzde, kendilerini mehdi zannedenlerle karşılaşırız. Ayetlerin son kelimeleri yine tam olarak aynı şekilde مُهْتَدُونَ (muhtedûn). Bu durumda, ilgili 2 ayetin sonu “onlar kendilerini mehdiler zannederler” şeklinde çevrilmektedir. Bu ibretliktir.

    Ayetlerin mealleri şöyle;

    “Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” (A’râf Suresi, 30)

    “Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.” (Zuhruf Suresi, 37)

    Kur’an’a göre; insanları doğru yola ileten, hidayetin kaynağı Kur’an’dır. İsra Suresinin 9. ayeti:

    “Şüphesiz, bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.” (İsra Suresi, 9)


    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Mehdi inancı ile ilgili bütün bilgiler sadece hadis kaynaklarında mevcuttur. – Nisa Suresinin 75. Ayeti ile İlgili Bir Çarpıtma Hakkında

    335 kere okundu


    Daha önce bu ayet de birçok defa çarpıtıldı ve Allah’ın söylemediği şeyler, Allah tarafından söylenmiş gibi gösterildi. Kur’an’a göre Allah adına yalan söylemek en büyük zalimliktir. Söylenmiş yalan söz, küçük gibi görünen bir söz bile olsa, Allah adına söylenmişse hafife alınamaz, büyük bir günahtır. Bu yüzden Nisa Suresinin 75. ayetiyle ilgili çarpıtmanın detayına girmeden önce, ayetleri çarpıtarak Allah adına yalan söylemenin ne anlama geldiği ile ilgili ayetleri aktaracağım;

    “Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şahidler: ‘Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır’ diyecekler. Haberiniz olsun; Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hud Suresi, 18)

    Bununla ilgili olarak Yunus Suresinin, 17. ; Zumer Suresinin, 32. ve En’am Suresinin 93. ayetlerini de okuyabilirsiniz.

    Nisa Suresinin 75. ayetinde Allah şöyle buyuruyor:

    “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli gönder, bize Katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?”

    Kendilerinin mehdi olduğu şeklindeki batıl inançlarını meşrulaştırmaya çalışanlar, sadece hadisleri isteklerine göre kesip yorumlayıp çarpıtmaz, aynı zamanda Kur’an ayetlerini de çarpıtarak batıl iddialarını doğru göstermeye çalışırlar.

    Kur’an’da mehdilikle ilgili hiçbir ayet olmadığı apaçıktır, hatta hadisleri ve mehdilik konusunu en iyi savunanlar bile bunu ifade etmekten geri durmamaktadır. Bunu anlamak için Kur’an’ı okumak yeterli, bunu belirten bir alimin örnek gösterilmesine gerek yok. Fakat hiç araştırılmamış olması ihtimalini dikkate alarak, bir örnek göstermenin yine de faydalı olabileceğini düşündüğüm için mehdiliği ve hadisleri savunan Mehmet Talu hocanın bir sözünü aktarmak istiyorum. Mehmet Talu, Yılmaz Tunca’nın sunduğu, 25 Mart 2011 tarihli bir sohbetinde “Mehdi inancıyla alakalı Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir ayet-i kerime bulunmamaktadır.” diyerek zaten Kur’an okuyan her müslümanın bildiği gerçeği ifade ediyor. Bakınız, 4. dakikasında; https://www.youtube.com/watch?v=Tn7fk9GPmrQ&t=260s

    Fakat insanları kandırmak isteyenler için Allah’ın ne dediğinin önemi olmaz. Onlar için önemli olan, insanları kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek ve kendi amaçlarını meşru gösterebilmek. Bu ayet de bu amaçla çarpıttıkları ayetlerden biri. Bunlara “ayetleri tahrif etmeye çalışma, olmayan konuları ayetleri çarpıtarak varmış gibi göstermeye çalışma, Allah’tan kork, var olan hakikatleri yeterli gör” dendiği zaman, bunlar kibirlenip kendilerini aklamak niyetiyle daha fazla ayeti çarpıtmaya çalıştılar.

    Çarpıtanların ifadesine göre bu ayet, mehdiyle ilgili ve yine bunlara göre bu ayet bir kurtarıcı beklemenin ve kurtarıcı için dua etmenin farz olduğunu gösteriyor. Normalde farz olanları bile farz göstermemek için binbir türlü yöntem geliştirenler, ideolojilerini desteklemek için Allah adına böyle yalan söyleyebilmektedirler.

    Ayete göre kurtarıcı beklemek ve kurtarıcı için dua etmek farz değildir; ayete göre farz olan, zulmedilen insanları kurtarmak için bütün müslümanların gayret etmesidir. Allah ayette mazlumların duasını bize aktarıyor ve müslümanlara savaşmayı farz kılıyor.

    Ayete göre mazlumlar için gayret etmek ve yardımcı olan olmak, bütün müslümanların sorumluluğudur. Her müslüman bu konuda yarışmalıdır. Çünkü Allah, ayette iman edenlere hitap ediyor. Yani insanları zulümlerden korumaya ve kurtarmaya çalışması gereken; veli, kurtarıcı, yardım edici, sahip olması gereken biz müslümanlarız ayete göre.

    Allah ayette bize “Size ne oluyor ki savaşmıyorsunuz” buyuruyor, “kurtarıcı için dua edin” demiyor, sadece iman eden mazlumların duasını aktarıyor ki onları kurtarmaya çalışan kurtarıcılar biz müslümanlar olalım.

    Beklemeyi teşvik edici izahlar; hem Allah adına yalan söylemektir, hem de acil yardıma ihtiyacı olan mazlumlara/fakirlere maddi ve gereken diğer yardımları yapma niyeti olan müslümanları, kendine bağlayarak kendi kibri için kendi çıkarlarına hizmet eder hale getirmeye çalışmaktır.

    Allah buna benzer çarpıtmalar yapan münafıkları, Kitapta olmayanları insanların Kitaptan sanması için dillerini eğip bükenleri ayetinde şöyle bildiriyor:

    “Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. “Bu Allah katındandır” derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah’a karşı (böyle) yalan söylerler.” (Al-i İmran Suresi, 78)

    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’a Göre, İnsanlardan Gizlenmesi Gereken Haram Veya Helaller Yoktur

    556 kere okundu



     Allah’ın dininde, sadece belli kişilerin bilmesi gereken gizemli hükümler, gizli haram veya gizli helaller yoktur. Kur’an’a iman etmiş biri bilir ki, Allah’ın hükümleri apaçıktır ve müminler bu hükümleri apaçık tebliğ eder. Yani, insanlardan çekinildiği için zerre kadar bile olsa hüküm saklanması mantığı, başlı başına Kur’an dışı sapkın bir mantıktır, İslam’a hakarettir.

     Kur’an’a göre Allah’ın insanlardan gizlenmesi gereken hükümleri yoktur. Nahl Suresinin 82. ve Ahkaf Suresinin 9. ayetlerinde bu açıkça bildiriliyor. Bir şeyler gizleyenler, kendilerinin sapkın olduklarını bildikleri için çarpıtmalarını gizleme yoluna giderler. Gizlesinler, çünkü sapkınlıklar gizlenir elbette. Bu tip grupların kabulleri zaten sapkın ve ahlaksızca, gizleseler de gizlemeseler de fark etmez. Burada dikkat çekilen, mantıklarının bile Kur’an ile çeliştiği gerçeği. Gizleseler de sapkınlar, gizlemeseler de sapkınlar bu ayrı bir konu. Bir müslüman, akıl sahibi olması sebebiyle bilmeli ki bu tip grupların/cemaatlerin İslam ile alakası yoktur.

    “Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir.” (Yusuf Suresi, 1)

    “(Bu,) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. İçinde, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye apaçık ayetler indirdik.” (Nur Suresi, 1)

    “Ve Allah size ayetleri açıklıyor; Ve Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir.” (Nur Suresi, 18)

    “Andolsun Biz, açıklayıcı ayetler indirdik. Allah, dilediğini/dileyeni doğru yola yöneltip iletir.” (Nur Suresi, 46)

     Sadece belli noktaya gelmiş olanlara belli “dini” bilgilerin aktarılmasının Kur’an’da bildirilenlerle hiçbir alakası yoktur ve bu tip mantıklar, şaşırmış ve sapmış gruplar arasında olur. Bunlar her ne kadar İslam’la alakalı görünen ifadeleri kullansalar da yaşadıkları din İslam değildir, bunun iyi anlaşılması gerekli. Bunlar kendilerini aldatarak, dini de kullanarak yaptıkları telkinlerle hidayette, doğru yolda olduklarını zannetmekte ve dışarıya bunu telkin etmektedirler.

     Bunlar sistemlerini Allah’ın dini adı altında kuruyorlar ve kendilerince belli seviyeye geldiklerini düşündükleri kişilere de “aslında şunlar şunlar helaldir ama başkalarına söyleme” diyerek haramları helal gösteriyorlar.

      Öncelikle bir müslüman hiç kimseyi, özellikle de hiçbir müslümanı aldatmaz, yani her yerde olduğu gibi görünür. Medyayla, kitaplarla kendini farklı tanıtıp, etrafına iyi niyetli ve temiz müslümanları sinsice çekip, kişisine göre 1 sene 5 sene veya 10 sene sonra da onlara ahlaksızlıkları açıklayıp dayatıp bin türlü psikolojik ve çeşitli baskılarla kendine bağlayan bir tip müslüman olmaz. Bu ancak iki yüzlülüktür, işte münafıklık budur. İslam alemindeki münafıklar, bunlardır. Bunlara tabi olmuş olanlar batıl bir sisteme tabidir, zannettikleri gibi hidayet üzerinde değildirler ve elbette tabi oldukları da “mehdi” değildir.

     Bir müslüman, bir topluluğa yaklaşmadan önce o gruptan dürüst bir açıklama umar değil mi? Yani aldatılmayı beklemez, dışarıya göründüğünden farklı bir yapıyla karşılaşmak istemez. Yani daha en başından, olduğu gibi tanımak ister ki doğru bir yolda değillerse en başından uzak dursun. İnsanları en başından olduğu gibi, doğru tanımak ve istemediklerinden uzak durmak, her insanın hakkı.

     Ama münafık bir örgüt bu hakkı tanımaz, çünkü bunların amacı sadece insanları kendilerine bağlamak. Bunun İslam’la hiçbir alakası yoktur. Bu bağlamayı da iki yüzlülükle, insanlara olduklarından farklı görünerek, sahtekârlıklarla yapıyorlar. Bir müslüman, sadece bunu düşünerek bile bu tiplerin Kur’an’a uymadıklarını, kendi ürettikleri yanlış bir yolda olduklarını anlar.

     Kur’an bütün batılları ortadan kaldırıyor. Önemli olan insanların, kalpleri ve akıllarıyla özgür bir şekilde Kur’an’a yönelebilmeyi başarabilmesi. Bunu başarabildikleri zaman çevrelerindekilerin hiçbir dedikodusunun, kınamasının veya alkışlarının önemi olmadığını anlayacaklar ve onların yaptıkları bütün ayet, hadis ve olay çarpıtmalarının geçersizliğini görecekler.

     Tabi bunun için önce psikolojik baskılarından ve binbir türlü psikolojik taktiklerle yaptıkları bağlamalardan kurtulabilmeleri ve arınabilmeleri gerekir. Bu da ancak onlardan tamamen yüz çevirmeleri ve uzaklaşmaları ile mümkün.

    “Mümin”in kim olduğunu, İslam’ı kullanmaya çalışanların ayetleri ve hadisleri kullanıp çarpıtarak anlatmasından değil, doğrudan Allah’ın Kitabından öğrenecekler. Vicdanlarını baskılamaya devam etmedikleri zaman, yani kâfirlikten kurtuldukları zaman bu gerçeklere doğrudan şahit olacaklar.

    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’a Göre, Kur’an’ın Açıklaması Yine Allah Tarafından Kur’an’da Yapılmıştır

    356 kere okundu


    Hud Suresinin 1. ve 2. ayetinde Allah Kur’an’ı, Kendisinden başkasına kulluk etmememiz için açıklanmış olarak indirdiğini bildiriyor. Kur’an’a göre Kur’an’ın açıklaması da, detaylandırılması da Allah tarafından Kur’an’da yapılmıştır. Kur’an’ı, Allah’ın bildirdiği gibi Allah’ın ayetlerinden öğrenmeyen, başka bir dinin dindarı olur ve böylece Allah’tan başkasına kulluk eder ama kendini doğru yolda sanır. Bu ayetleri çok dikkatli okuyalım;

      “Elif, Lam, Ra. (Bu,) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra Hakîm ve Habîr olan (Allah) tarafından fasıl, fasıl açıklanmış bir Kitap’tır. Öyle ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Gerçekten ben, sizi O’nun tarafından uyaran ve müjdeleyenim.” (Hud Suresi, 1-2)

    Başkasının yorumlarıyla Kur’an’ın öğrenilmesi gerektiğinin düşünülmesi, büyük bir sapmadır ve bu sapmanın çok ağır sonuçları olur. Çünkü söz konusu olan Allah’ın Kitabıdır ve Allah’ın Kitabını başkasının yorumlarından öğrenmesi gerektiğini düşünen bir insan, Allah’ın dosdoğru yolundan sapsa bile kendini doğru yolda zanneder. Kur’an’a uyduğunu zannedip kendini aldatır ama aslında uyduğu yol, yorumlarına uyduğu kişi olur. Allah’ın ayetleri yorumlanmaz, idrak edilir; bu idrak da kişinin büyük bir ciddiyetle, dürüstlükle ve her açıdan özgür araştırabilmesiyle gerçekleşir.

     Allah pek çok ayette, samimi olanların hidayetine ancak Kur’an’ı vesile ettiğini bildiriyor.

       “Şüphesiz, bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.” (İsra Suresi, 9)

    “Benim hidayetime Kur’an vesile olmadı, ben başka vesile ile hidayete erdim” diyen biri ise sadece hidayete erdiğini sananlardandır, çünkü Allah, Kur’an ile doğruya ilettiğini bildiriyor. Allah Zuhruf Suresindeki ayetlerde, bu durumdaki insanlar için şöyle buyuruyor:

     “Kim Rahman’ın Zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız’; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar, onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.” (Zuhruf Suresi, 36-37)

     Allah bu ayette geçen ‘Zikir’ kelimesini pek çok ayette Kur’an için kullanıyor, bir bölümü; Al-i İmran Suresi, 58 / Hicr Suresi, 6 ve 9 / Nahl Suresi, 44

     Müslümanlar, Allah’ın Kur’an’daki açıklamalarını idrak etmek için yine Kur’an’ı ölçü almalıdır ve Kur’an’ı önde tutarak kendileri dahil herkesin anlattıklarını süzgeçten geçirmelidirler. Çünkü insanın doğru ile yanlışı ayırmasını sağlayan Kur’an’dır. Öyle olmasa Allah Kur’an’ı niye indirmiş olsun? Kur’an’ın muhatabı doğrudan onu okuyandır; insanların Kur’an’la aralarına birilerini koymaları, hakikatleri görebilmelerine ve yaşayabilmelerine kendi kendilerine engel koymaları demektir.

     Kur’an’la aralarına koydukları kişilerin yapacakları şey sadece, onları istedikleri gibi şekillendirip, oyuncakları haline getirmek. Oysa Allah, kesinlikle hiç kimseye böyle bir şeyi emretmiyor, insanlar kendi kendilerine aracılar edinip şirke ve manevi/ilmi açıdan karanlığa batıyorlar. Sonra da basiretlerini, akıllarını, ahlaklarını, namuslarını, şereflerini, özgürlüklerini tamamen kaybediyorlar. Sapkın liderlerinin kendilerini alçakça ifadelerle aşağılamalarını kabul ediyor, daha da kötüsü bu aşağılamaları iyi bir şeymiş gibi kabul etmeye başlıyorlar. Bu durum, firavunun yaptığına çok benziyor; “Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.” (Zuhruf Suresi, 54)

     Allah Furkân Suresinin 1. ayetinde “Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı indiren (Allah) ne yücedir.” buyuruyor. Furkan kelimesi, Kur’an’ın isimlerinden biridir ve “hak ile batılı birbirinden ayıran” anlamına gelmektedir. Elimizde doğruyla yanlışı ayırt etmemize sebep olacak tek bir kaynak var, o da Kur’an’dır, hiçbir insan değildir.

     İnsanlar, dini kullanarak insanların zihnini şekillendirip, karıştırıp sapkın bir yolu doğruymuş gibi gösterebilir. Allah’a yönelmek isteyenler ise, Kur’an’a sarılarak onların kurduğu fikri tuzaktan, sapkınlıktan tamamen kurtulabilirler. Fakat bunun için önce her açıdan özgür olunması gerekir; yoksa kişi hem korkudan, hem de bilgi eksikliği ve kafa karışıklığı sebebiyle sürekli kendini aldatır. Kendini aldatanlara ise hiçbir hakikat fayda etmez. Kendilerini aldatanlar şeytanın yaptığı gibi, büyük kötülükleri, doğruymuş gibi gözükenlerin arkasına saklanarak gizler, örter, meşrulaştırır.

     Allah Kur’an’ı, Ona iman edecekleri karanlıklardan aydınlığa çıkartmak ve dosdoğru yola iletmek için apaçık olarak indirmiştir; “Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı elbette Rauf’dur, Rahîm’dir.” (Hadid Suresi, 9)

     Nefsinin çıkarlarını hedefleyenlerin istediği, İslam’ın, kendilerinin açıklamalarından öğrenilmesi gerektiğinin düşünülmesi. Bu yolda ayetleri de hadisleri de çarpıtıp istedikleri şekilde gösterirler. Detaylı ve onlardan bağımsız araştıramayanlar da nasıl çarpıttıklarını anlamaz. Bu çarpıtmalar, Arapça kelimeleri çarpıtmaları yoluyla da olur, ayet ve hadislerin önünü arkasını kesip yorumlamak yoluyla da olabilir.

     İnsanlar, Hud Suresinin 1 ve 2. ayetlerini ve diğer pek çok ayeti görmezden geldikleri için Allah’ın dinine hizmet etmek yerine başkalarının kibrine, nefsine, ismine, mehdilik iddiasına hizmet eder hale gelerek ahiretlerine büyük zararlar veriyorlar. Adeta sonsuz hayatlarıyla kumar oynuyorlar, birilerinin kuklası, oyuncağı haline geliyorlar.

     Bir ayetle, dini bir konuyla karşılaştığında ve “bu dini konuyu falancaya sorayım, doğrusunu ondan öğreneyim” dediğin zaman zaten Kur’an’ın yolundan sapmış oluyorsun. Çünkü Kur’an ayetini başkasından öğrenme düşüncesinin kendisi öncelikle Kur’an dışı bir düşüncedir, Kur’an dışı bir ön kabuldür. Bu Kur’an dışı ön kabulden sonra uyduğun zaten hiçbir zaman Kur’an olmaz. Bu, Allah ile arana engel koyman ve put edinmen demek olur. Müslüman, bu ayette bildirilenler gibi olmaktan korkmalıdır;

    “(Bundan) Sonra onların: ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.)”
    (En’âm Suresi, 23)

      Bu yanlış kabulden sonra okuduğun ve uyduğun Kur’an değil, sorduğun ve yorumlarını eklediğin kişi olmaktadır. Müslüman olmak isteyen biri önce bunu anlamak zorundadır. İnsanları Allah yaratmıştır ve hesabı sadece Allah soracak. Dini, başkalarından bağımsız olarak öğrenmekten çekinmek, insanı hüsrana uğratacak batıl ve Kur’an dışı bir yoldur. İnsanlara gizli veya açık bir şekilde bu çekinmeyi yerleştirip oturtanlar, İslam’a uyanlar değildirler, böyle bir sistem batıl bir sistemdir.

     Dini konuda istişare, başkalarının kabullerine uymak zorunda olmak değildir, sadece ayet hatırlatılmasıdır. Arapçayı çok iyi bilen farklı farklı ilahiyatçılara Arapça kelimeler sorulabilir ve bu, o ilahiyatçı uzmanlara uyman demek değildir. Çünkü kendi araştırmanı kendin yapıp anlamaya çalışmış olursun.

     Kur’an dışı türlü türlü çarpıtmalarla haşa elçi zannedilen birinin açıklamalarına itaat edilmesiyle, ayetleri anlamak için Arapça kelimelerle ilgili detayları uzmanlara sormak farklı şeylerdir. Kur’an’a uygun olan, ayetleri araştırıp, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (s.a.v)’e vahyedilen Kur’an’a itaat etmektir.

     Kendisini haşa resul, elçi, mehdi gibi tanıtmaya çalışanlara uyma ve itaat etme mantığının, Kur’an’da bildirilen itaat ve diğer hakikatlerle hiçbir alakası yoktur. Onlar sadece kendilerine itaat edilmesi için ayetleri ve hadisleri çarpıtıyor, sonra Peygamberle ilgili ayetleri çirkin bir cesaretle haşa kendilerine işaret ediyor gibi gösteriyorlar ve böylece imanı ve bilgisi zayıf olanları kullanıyorlar. Bu sapkın kabulün doğurduğu rezillikler de gün gibi ortada. Oysa bütün müslümanlar, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’e ve Ona vahyedilen Kur’an’a itaat etmekten sorumludur, başkalarına değil.

     Eğer “resule itaat” ayetlerinin Kur’an’a itaat etmekten farklı bir anlamı olma ihtimali varsa, bu ihtimal de ancak, tam doğru olduğuna emin olunan hadislere itaat etmek olur ki bu, Allah resulü Hz. Muhammed’e itaat etmek olur. Nitekim Ehl-i Sünnet, günümüzde resule itaatin, doğruluğuna emin olunmuş hadislere itaat ederek yaşamakla gerçekleştiğini kabul etmektedir.

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Yaratılış

    “GALAKSİ KÜMESİ” Mİ DEMEK İSTERSİNİZ, “TELESKOP” MU?

    2.021 kere okundu
    Credit: NASA; ESA; L. Bradley (Johns Hopkins University); R. Bouwens (University of California, Santa Cruz); H. Ford (Johns Hopkins University); and G. Illingworth (University of California, Santa Cruz)

    Kütlesi olan (elbette biz de dahil) her şeyin uzay-zamanı büktüğünü az çok herkes biliyordur artık. Gezegenimizde tam Güneş tutulmasının gerçekleşebilmesi nimetinden istifade edilerek kütlenin uzay-zamanı büktüğünün 1 asır önce ispat edildiğini daha önce detaylı anlatmıştım. Bir galaksi kümesi ise tahmin edeceğiniz gibi, bu bükmeyi Güneş’ten daha çok yapar. Çünkü bir kümenin içindeki onlarca veya yüzlerce galaksi, onlara göre zerre kadar kalan Güneş’ten daha çok kütleye sahiptir.

    Galaksi kümelerinin toplam kütleleri çok büyük olduğu için ışığı bükerek bir mercek gibi odaklarlar. Buna “kütle çekimsel mercek etkisi” deniyor. Bizler bu etki aracılığıyla, bu kümenin arkasında bulunan ve elimizdeki imkânlarla göremeyeceğimiz kadar uzakta olan galaksileri görebilir oluruz. Sonuç olarak galaksi kümeleri adeta dev bir mercek gibi davranmış, teknoloji ile asla elde edemeyeceğimiz büyüklükte (muazzam) bir teleskop görevi görmüş olur.

    Takip edenler bilir; bilim insanları bazen çok uzakta galaksi keşfettiklerini açıklarlar. İşte bu galaksilerin büyük kısmı, bahsettiğim bu kütle çekimsel mercek etkisi vesilesiyle keşfedilmiştir. İncelediğimiz kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin -bizce- soluk ışıkları, bu kümenin kütle çekimiyle bize (gözlemciye) odaklanıyor ve dikkatli inceleyenler o çok uzak galaksileri, şekilleri biraz farklılaşmış olsa da görebiliyor.

    Bu mercek etkisi olmasaydı, günümüzde keşfetmiş olduğumuz çok uzak galaksilerin büyük kısmını göremeyeceğimiz ifade ediliyor. Mesela kütle çekimsel mercek etkisiyle tespit edilen galaksilerden birine örnek, A1689-zD1’dir (2008 yılında). A1689-zD1 ile aramızda kalan Abell 1689 (fotoğraftaki) galaksi kümesinin kütle çekimi sebebiyle, A1689-zD1 adlı galaksiyi görebilir ve inceleyebilir durumda olduk.

    Uzak (doğal olarak evrenin geçmişini gösteren) galaksileri görebilmemiz, evrenin yaratılış anına yakın dönemleri inceleyebilmemiz için büyük önem taşıyor. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız seçebileceğiniz ince ve eğri ışıklar, bize yaklaşık 2.3 milyar ışık yılı uzaklıkta olan Abell 1689 isimli bu kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin, mercek etkisi aracılığıyla bize ulaştırılan görüntüleridir.

    Daha önce süpernovaların, nötron yıldızlarının, Ay’ın, Güneş tutulmasının, Merih’in, Merkür’ün, Venüs’ün (sera etkisi örneğini hatırlayın), Jüpiter’in ve diğer gezegen ve yıldızların nasıl bizlere hem bilgi edinme anlamında, hem de fiziksel anlamda nimet kılındığından bahsetmiştim. Galaksi kümeleri aracılığıyla meydana gelen bu büyük etki de bir bilgi edinme aracı olarak bizlere sunulmuş bir nimettir. Her araştırmayla, evrendeki her detayın insanlara sunulmuş bir güzellik ve imkân olduğu, insanlar için daha da net açığa çıkar olmaktadır.

    “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13)

    “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.” (Lokman Suresi, 20)

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Düşünce

    ATEİZM NEDEN BİLİM KARŞITLIĞIDIR?

    1.247 kere okundu


    Bölümler:

    Algılamamız Üzerine…

    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

    İhtimal Verme Zorunluluğu

    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?


    Algılamamız Üzerine…

     Ateizm savunucuları, Tanrı’ya ve dine inanmadıklarını ifade ederler. Bu kabulleriyle çelişmemek için de her konuya bakışlarını, buna göre şekillendirmeleri gerekir. Bunu tam olarak yapamasalar da, kendileriyle çeliştiklerinin çoğu zaman farkında olamasalar da bazı sloganları tekrar ederek belli bir izlenim bırakmaya çalışırlar. Bu sloganları arasında “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek rehberdir” vardır.

     Daha önce bu, kendi içinde bile çelişen ifadeleri savunanların, tutarlı olurlarsa ne gibi sonuçlara ulaşacağı, düşünen insanlar tarafından defalarca gösterildi. Ben de bu yazıda, ateizmin aslında neden bilim karşıtlığı olduğunu, algılamamız üzerinde durarak gösteriyorum. Ateizmin, bilim karşıtlığı olduğunu anlamak için elbette sadece bu konu üzerinde düşünmemiz gerekmediği gibi, bu konuyu anlatmak için bu kadar uzun bir yazıya da gerek yok. Burada anlattığımı 5-6 cümleyle de özetleyebilirdim ama hangi sonuçlara adım adım nasıl ulaştığımı gösterebilmek ve bir eleştiri gelirse tam hangi noktada eleştirildiğimi sorabilmek için ayrıntılı bir anlatım yapmak istedim.


    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

     Ateizm savunucuları “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya diğer bir ifadeyle “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir” demeleri sebebiyle, bir ifadenin doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilmeleri ve onu inançtan ayrı değerlendirebilmeleri için, o ifadenin doğru veya yanlış olduğuna dair deney ve gözleme dayanan, bilimsel bir delil göstermeleri gerekir.

     Eğer doğruluğuna veya yanlışlığına dair bilimsel delil gösteremiyorlarsa, “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir”, “tek rehber bilimdir” sloganlarıyla çelişmemeleri için onun doğruluğuna da yanlışlığına da ihtimal vermeleri gerekir.

      Çünkü delil gösteremedikleri halde o bilgi için “yanlış” deyip doğruluğuna ihtimal vermiyorlarsa, onlar aslında inanç sahibi insanlar demektir; o bilginin doğru olmadığına inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Tersi de olabilir; bir bilginin doğru olduğuna inanıyor da olabilirler.

     Bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır.

    * Bir kabulün inanç seviyesinde kalması, elbette onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Bununla beraber, bir kişi, başkalarının şahit olmadığı veya şahit olsa da kabul etmediği delillere şahit olduysa, ilgili kabulü, inanç seviyesinden çıkıp kendisi için kesin doğru olabilir, başka kimse kabul etmese de, bu ayrı konu.


    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

     “Bilim” dediğimiz disiplin ile elde edilen bilgilerin kendilerine doğruyu gösterdiğine emin olmaları için, algılarının kendilerini yanıltmadığına veya doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları gerekir.

     Doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları için de, çeşitli amaçlarla çok gelişmiş bilgisayarlara ya da benzeri şeylere bağlanmış, gerçeklikten farklı dünya algılattırılan varlıklar olmadıklarına emin olmaları gerekir.

    * Bu yazıda “dünya” kelimesini kullandığım yerlerde, doğayı/evreni, algılanabilen her şeyi kastediyorum.

     Algıladıkları algılattırılan şeyler ise, “algılıyorum” dedikleri şeylerin tamamı kendilerine algılattırılan şeyler olur zaten.  Bilim, insanlara sahte dünya algılattırıldığını gösterebilir mi? Bilmem, bunun üzerine düşünülüp kafa yorulabilir ama konu bu değil. Konu, bilimin onlara sahte dünya algılattırılmadığını gösterebilip, gösteremeyeceği ile ilgili.

    Bir gün kendilerine sahte dünya algılattırıldığını fark edip bir yolunu bularak “gerçek” dedikleri bir dünyada uyansalar bile, “gerçek” dedikleri dünyada algıladıkları dahil hepsi aslında kendilerine algılattırılan şeyler olabilir. Yani “artık uyandık içimiz rahat olsun, bundan sonra bize kimse algılattırmıyor” diyemezler, bunu ispat edemezler; sadece buna inanabilirler. Kendilerine gerçeklikten farklı bir dünya algılattırılmadığını asla deney ve gözlem ile, bilim ile gösteremezler.

     “Deney ve gözlem” dediğimiz yöntemler de yine kendilerine algılattırılması muhtemel dünyanın içinde kullanacakları yöntemler olur. Bilim, kendilerine asla sahte dünya algılattırılmadığını gösteremez; kendilerine sadece algılattırılması muhtemel dünyanın içinde belirlenmiş kuralları, olayları gösterir.


    İhtimal Verme Zorunluluğu

     Bilim, kendilerine sahte dünya algılattırılmadığını asla  gösteremediğine göre, yukarıda da belirttiğim gibi, “güvenilir tek rehber bilimdir” diyen ateizm savunucuları, gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını ihtimal olarak görmek durumundalar.

     Eğer aksini gösteren delil olmadığı halde bunu bir ihtimal olarak görmüyorlarsa, o halde onlar inanç sahibi insanlar demektir; gerçeklikten farklı bir dünya algılamadıklarına çok güçlü bir şekilde inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Bu ise, kendi kabulleriyle çelişmeleri anlamına gelir. Çelişmemek için mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar; “gerçek dünyayı da algılıyor olabiliriz, bize algılattırılan gerçek olmayan dünyayı da” demeleri gerekecektir.

     Hatırlayalım; bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır. Kısacası; insanlar bir şeyi öyle kabul etmek istiyor diye, o şey öyle demek değildir.

     Kendileriyle çelişmemek için bu ikisine de ihtimal vermek zorunda olduklarına göre, “bilim” dediğimiz alan hakkında nasıl düşünmek durumunda olduklarını inceleyelim. Ama ondan hemen önce, bu konuyu benim gibi müslümanların bakış açısına göre de incelemek istiyorum.


    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Bizim için gerçeklik nedir? Önce bunu düşünmeliyiz. Biz her detayı zaten Allah’ın var ettiğine iman ediyoruz, bunu açıkça söylüyoruz. Allah bizim esas zihnimizi bu boyuttan farklı bir boyutta tutup bu hayatta algıladığımız her şeyi o zihnimize algılattırsa ne fark eder, zihnimizi öyle farklı boyutta var etmeden doğrudan bu beynimize algılattırsa ne fark eder? İkisi de bizim için aynı değil mi? Sonuçta bunların hepsini yaratan/algılattıran Allah ve imanımıza göre Allah, bunlar üzerinde düşündüklerimizden ve bunlarla yaptıklarımızdan bizi sorumlu tutacak. Dünya hayatı geçici, ama geçici olması, algıladıklarımızın sahte ve yanlış bilgi verici olduğu anlamına gelmez bizim için.

     Dolayısıyla, eğer başka bir boyutta şu an algıladığımız her şeyin kendisine algılattırıldığı bir zihnimiz varsa ve o zihnimizin bulunduğu boyuttan farklı veya belki daha az detaylara sahip dünyayı algılıyorsak da, hiç öyle bir zihnimiz olmadan doğrudan sadece bu beynimizle algılıyorsak da fark etmez; iki durumu da yaratan, her şeyin sahibi/yaratıcısı olan Allah’tır.

     Algılattıranın Allah olduğu bildiğimiz için, dünyaların farklı olmasının, algıladığımız dünyadakileri incelememizin bizi yanıltacağı anlamına gelmeyeceğini biliriz. Farklı bir dünya algılıyorsak, imanımıza göre onu bize algılattıran da sadece Allah olacağı için canlıları, evreni, fizik kurallarını incelememiz, kısacası bilim ile ilgilenmemiz bizi yine doğruya iletecektir, faydalı olacaktır.

     Öyleyse 2 durumda da bilime bakışımız değişmez; bilim bizim için kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren bir alan olacaktır. Çünkü bize göre bütün varlıklar, onları incelediğimizde bize doğruyu gösteriyordur. Allah bize farklı bir dünya algılatıyorsa, bu sadece başka bir boyuttakinden farklı veya belki daha az detaylara sahip bir dünya olabilir. Ama bu algılatılan dünya, imanımıza göre kesinlikle, kendisini inceleyeni doğru bilgiden saptırıcı, aldatıcı bir dünya olmayacaktır. İncelemelerimiz bizi yine doğruyu anlamaya, Allah’ın yaratma sanatını öğrenmeye yönlendirecektir.

     Şunu da akılda tutalım; bilimsel konularda acele edişlerimiz sebebiyle yanlış sonuçlara varabiliriz ama bu, algıladıklarımızın yanıltması anlamına gelmiyor. Yanlış sonuca varmamız; acele etmemiz, sabretmememiz sebebiyle yaptığımız yanlış yorumlarla kendi kendimizi yanlış sonuca yönlendirmemiz anlamına gelir. Kişilerin kendilerini yanıltmaları ile algıladıklarının onları yanıltması durumunu birbirine karıştırmamalıyız. Sonuçta sabredip doğayı/evreni incelememiz bizi doğru bilgiye yönlendiriyor.

     Allah birçok Kur’an ayetinde canlıların, yerin ve göklerin yaratılışında düşünen insanlar için deliller olduğunu bildirmektedir. Bakara Suresinin 164., Âl-i İmrân Suresinin 190., Ra’d Suresinin 2-3 ve 4., Casiye Suresinin 13. ayeti, bahsettiğim ayetlere verebileceğim örneklerdir. Demek ki bizim inandığımız Allah, yarattıkları/algılattırdıkları üzerinde düşünenleri doğruyu anlamaya yönlendirendir. Öyleyse her 2 durumda da bilim bizim için kıymetlidir, doğayı/evreni incelemek bizi doğru bilgiye yönlendirir ve asla aldatmaz.


    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Şimdi de ateizm savunucularının açısından düşünelim. Hatırlayalım; Ateizm savunucuları “tek rehber bilimdir” demeleri sebebiyle, gerçeğinden farklı bir dünya algılattırılıp algılattırılmadığı konusunda bir inanç sahibi olamayacakları için, mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar.

     “Güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya “bilim tek rehberdir” derler ve “rüyada mıyız?” veya “birileri bize sahte dünya algılattırıyor olamaz mı?” sorularına “hayır” cevabını verirler ama bize sahte dünya algılattırılmadığının hiçbir bilimsel kanıtı olmadığının farkında olmazlar!

     Gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını, aksi gösterilmediği için ihtimal olarak görmeliler ama bu ihtimali vermeleri de bilime güvenmemelerini gerektirir. Çünkü ateizm savunucuları, bizim gibi, her şeyi Allah’ın yarattığı/algılattırdığı inancına sahip olmadıkları için söz konusu ihtimal, onlar için çok farklı ihtimalleri de getirir.

     Ateizm savunucularına göre kendilerine farklı dünya algılattıran varlığın veya varlıkların kendilerine doğruyu, gerçeği algılattırması için hiçbir sebep olmaz; onlara göre algılattıran, Allah değildir. Öyleyse pek çok farklı niyette zeki varlık bunu yapabilir.

     Mesela ateizm savunucularına göre, çok gelişmiş zeki varlıkların, onları çok gelişmiş bilgisayar benzeri şeylere bağlayarak üzerlerinde psikolojik deneyler yapmamaları için hiçbir sebep yoktur. Bu, olması ateizme göre muhtemel zeki varlıkların yüzlerce, binlerce farklı amacı olabilir ama biz birkaç örnek seçelim ve düşünelim.

     Farklı fizik kanunlarının veya farklı olayların yaşandığı bir evrende olan bu zeki varlıklar, “acaba şöyle bir gezegen, yıldız sistemi, evren veya kanunlar olsaydı insanlar hangi düşüncelere sahip olurdu, o toplumlar en sonunda nasıl bir noktaya ulaşırdı?” diye merak edip onları denek olarak kullanabilirler. Ayrıca bütün bunları yapmaları için çok beklemeleri de gerekmez.  Belki zaman kavramları bile deneklere göre farklı olabilir; denekler bir ömür yaşarken onlar için birkaç saniye geçmiş olabilir, sonuçta bilgisayar benzeri şeylere bağlılar. Sonra tek yaptıkları, sonuçlara bakıp, bunlara göre kendi yollarını belirlemek olabilir. Bunlar biz müslümanlar için değil ama ateizm savunucuları için hep ihtimaldir, ihtimal olması da şarttır.

     Veya denek olan sadece seçilmiş 100 ya da 1000 kadar kişi olup, diğer insanlar programın parçası olabilir. Birçok kişi veya olay gerçek dünya tarihinden kopyalanmış, ama küçük farklılıklar olsa nasıl olur diye düşünülmüş olabilir. Belki de biyoloji, fizik ve kimya ile ilgili farklı özellikler belirleyip insanların nelere inanacağını, nasıl hareket edeceğini ve düşüneceğini araştırıyorlardır. Belki de deneklerin zannettiği gibi bir dünya tarihi hiç yaşanmadı ya da gerçek dünyada yaşananları biraz değiştirip hafızalarına yüklediler. Kendileriyle ilgili anıların hepsi de yüklenmiş anılar olabilir. Deneklere algılattırılan bu dünyada, insanlara bir şeyler algılattırmanın veya yüklemenin mümkün olmadığı tespit edilseydi bile gerçek dünyada bu mümkün olabilir. Her şey çok farklı olabilir, denekler bunu bilemez. Ya da ateizm savunucularına göre, kendilerine sahte dünya algılattırabilecek bu zeki varlıkların, laboratuvarda bilinç üretememeleri için bir sebep var mı? Ateizm savunucuları için, kendisine sahte dünya algılattırılan bu beynin veya benzeri şeyin, bu zeki varlıklar tarafından üretilememesi için sebep nedir ve kendilerinin o üretilmiş beyin veya benzeri şey olmaması için sebep nedir?

     Bana göre elbette böyle şeyler yok, bunlar çok saçma ve algıladığımız, bildiğimiz her şeyin sahte olması mümkün değil, çünkü ben Kur’an’a iman ediyorum. Müslümanlar zaten neye iman ettiklerini açık açık söylüyorlar, o yüzden bunları ihtimal olarak görmediklerinde çelişmezler. Ama ateizm savunucuları bunları hep ihtimal olarak görmelidir, “böyle bir şey yok” diyerek inkar ederlerse ‘kendilerine gerçeklikten farklı bir dünyanın algılatılmadığı’ şeklindeki deney ve gözlem ile elde edilmemiş bir görüşü kabul ederek çelişirler. Çünkü onlar “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek güvenilir bilgi kaynağıdır, tek rehberdir” diyordu. “Böyle bir şey yok” diyen ateizm savunucularına “nereden biliyorsun?” diye sorabilirsiniz.

     Burada anlattıklarımdan çok farklı örnekler de verilebilir. Ayrıca  algılamalarına aracı yapılan şey, bilgisayardan çok farklı olan bilemeyecekleri bir şey bile olabilir ya da “beyin/algılayan” dedikleri şey, tahmin edemeyecekleri yapıda bir şey olabilir, bilemezler. Ateizm savunucuları, algılattıranın, algılatılan doğayı/evreni inceleyenleri doğruya yöneltmeyi dileyen Allah olduğunu kabul etmezler. Bu yüzden onlara göre algılattıran varlık veya varlıklar, onları deney veya daha başka amaçlarla kullanan ve sahte bir dünya algılattıran varlıklar olabilir. Öyleyse ateizm savunucuları için bilimi değerli görmenin ve ona güvenmenin hiçbir mantığı olamaz.  

     “Bilim” dediğimiz alanın onlar için değerli, kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren ve faydalı olması için hiçbir sebep yoktur. Öyleyse bilim nasıl rehberleri olacak? Ateizm savunucularının düşünceleri, kendi içinde çelişmektedir. Bu ve diğer birçok konu üzerinde derin bir şekilde düşünülmediği için fark edilmiyor olabilir ama aklımızı kullanarak ateizmin kabüllerini ciddi şekilde incelediğimizde şu gerçeği anlıyoruz; ateizm bilim karşıtlığıdır. Bilime güvenmek için tek yol, yarattıklarını/algılattırdıklarını inceleyenleri doğruya iletmeyi dileyen ve tek olan Allah’a iman etmektir. Bilimin, evrenin kendisinin araştırmaya değer olduğunu düşünen (monoteist) dindarlar tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiş bir disiplin olması, elbette tesadüf değildir.


    Onur Mustafa Ezber