• Bilim ve Düşünce

    Tıbbi Bitkiler Üzerinde Bilimsel Araştırmaların Önemi / Çörek Otu (Nigella Sativa L.) Örneği

    143 kere okundu

     Bitkilerin, kendileriyle beslenen canlılara etkisi birçok farklı yöntemle araştırılabilmektedir. Hatta yüzeysel gözlemlere dayanarak bile olsa insanlar, asırlar önce de bitkilerin insanlara fayda veya zararlarını incelemeye çalışmış ve eserler verip tavsiyelerde bulunmuştur.

     Tabii ki günümüzde bu araştırmalar daha geniş imkânlarla ve -modern bilimin sağladığı- kesinliğe yakınlıkla yapılabilmektedir. Bitkilerin, tüketenlere etkilerinin ne olduğunun/olabileceğinin tespiti, o bireyleri uzun süre takip etmek yoluyla yapılabildiği gibi, önce farklı diğer canlılar üzerinde deneyler yoluyla da yapılabilmektedir.

     Bazı çalışmalar doğrudan veya dolaylı yoldan insan sağlığı ile alakalı olabileceği gibi, bazı çalışmalar bitkilerin hayvanlara etkisinin anlaşılması için de yapılabilir. Mesela bir çalışmada, erkek Japon Bıldırcınlarının (Coturnix coturnix Japonica) günlük besinlerine farklı seviyelerde çörek otu (Nigella Sativa L.)  tohumu ilavesi yapılarak performans, serum ölçütleri ve üreme hormonları üzerine etkisinin incelendiği belirtilmektedir. [1]

     Söz konusu  araştırmada kullanılan Nigella sativa, Ranunculaceae (düğün çiçeğigiller) familyasının bir üyesi olan tek yıllık otsu bir bitkidir. Dilimizde adi çörekotu, siyah kimyon, siyah susam, karaca, şevkerak, karaçörek isimleriyle bilinen bu bitkinin tedavide tohumları (Nigellae semen) kullanılır.

     Yine çörek otu tohumları üzerinde yapılan bazı çalışmalar ise onun, hipotiroidi ve hipertiroidi üzerine etkilerine odaklanmıştır. Çalışmayla ilgili aktarılan bilgilere göre, çörek otu tohumları ve bunlardan elde edilen gerek sabit veya uçucu yağların gerekse çeşitli çözücülerdeki ekstrelerinin, tiroid metabolizması anormalliklerinde iyileştirici etkilerinin bulunduğu ve tedaviye destek sağlayacağı kanaati oluşmuştur. [2]

     Çörek otunun sağlık üzerine etkilerini inceleyen pek çok kaynak, hastalıkları tedavi etmek amacıyla asırlardır kullanılan bu bitkinin tohumlarının antidiyabetik, antiinflamatuar, antimikrobiyal etkileri olduğunu da belirtmektedir. [3][4]

     Günümüzde alternatif tıbba olan ilginin giderek artmasının sebeplerinden biri olarak, kimyasal ilaçların ve antibiyotiklerin sağlık açısından zararlı etkilerinin anlaşılması gösterilmektedir.

     Besin değeri de yüksek olan çörek otunun tıbbi öneme sahip olduğu gerçeği dikkate alınarak, bu bitkinin daha çok bilimsel araştırmaya konu olması gerektiği vurgulanmaktadır. Böylece kıymeti daha iyi anlaşılarak hem dünya genelinde, hem de ülkemizde hak ettiği yeri alması sağlanabilir. [5]

    “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır…” (Lokman Suresi, 20)

    Kaynaklar:


    [1] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1888412 (Erişim tarihi: 29 Aralık 2021)

    [2] https://iksadyayinevi.com/wp-content/uploads/2021/09/CLINICAL-AND-BASIC-STUDIES-IN-VETERINARY-MEDICINE.pdf#page=118 (Erişim tarihi: 29 Aralık 2021)

    [3] http://adudspace.adu.edu.tr:8080/jspui/bitstream/11607/4498/1/3147.pdf (Erişim tarihi: 29 Aralık 2021)

    [4] https://avesis.bezmialem.edu.tr/yayin/e31c61a7-4e1c-4841-81ad-b4e545b5186f/nigella-sativa-corek-otu-ve-saglik-uzerine-etkileri (Erişim tarihi: 29 Aralık 2021)

    [5] http://adudspace.adu.edu.tr:8080/jspui/bitstream/11607/4498/1/3147.pdf (Erişim tarihi: 29 Aralık 2021)

  • Bilimsel Araştırma

    Hadisler ve Mehdi Konusuyla İlgili Çarpıtmalar Hakkında

    452 kere okundu


     Hadisler, başlı başına ciddi bir araştırma konusu olduğu halde “müslümanım” diyenlerin çoğu, Kur’an ayetlerini doğru bilmediği gibi hadisleri de gerekli ciddiyetle incelememiştir. Bu yüzden de çeşitli sıkıntılar, karışıklıklar ortaya çıkıyor ve birileri hadislerden istediklerini seçip, istemediklerini reddediyor ve seçtiklerini de istediği gibi yorumlayıp kullanmaya çalışıyor. Hiçbir şeyden haberi olmayıp müslüman olmaya çalışan insanlar da bunlar tarafından aldatılabiliyor, yanlış yönlendirilebiliyor.

     Oysa hadisler konusunu inceleyecek biri, önemli bir ilmi çalışma içine girmek zorundadır. Çünkü kaynaklar nelerdir, ne kadar kaynak vardır, hangi kaynaklar doğrudur, hangileri ne ölçüde güvenilirdir, hadisleri kimler kimlerden aktarmıştır, hadislerin güvenilirliğini tespit etmede izlenen yöntemler nedir, hangi hadisin uydurulduğu hangi ilmi yöntemlerle anlaşılıyor, bunların hepsi bilinmelidir.

     Bununla beraber bir kısım insanlar da hadislerin dini kaynak olarak görülüp görülemeyeceğini tartışıyor. Kimisi hadisleri tamamen kabul etmiyor, kimisi ilmi ciddiyetten uzak bir şekilde istediklerini alıyor ve onları kullanmaya çalışıyor, kimisi de ne yaptığının bile farkında olmayarak hem hadislerdeki bazı konulara uyduğunu zannediyor hem de hadislerin dini kaynak olarak görülmeyeceğini söylüyor.

     Mehdi konusu da tam bu kafa karışıklığından ve bilgisizlik ortamından istifa edenler tarafından çıkar amaçlı kötüye kullanılıyor. Önüne gelen, istediği hadisleri alıyor istemediklerini almıyor ve aldıklarının da önünü arkasını istediği gibi kesip sonra da yorumlayarak kendini “Mehdi” gibi göstermeye çalışıyor.

     Tarihte bunun birçok örneği olduğu gibi günümüzde de çok fazla örneği var maalesef. Bilgisi ve imanı zayıf olanlar da gidip, o kendini Mehdi olarak göstermeye çalışanlar tarafından aktarılan hadislerin aslını, tamamını, önünü ve arkasını, kaynaklarını araştırmadığı ve o hadisleri esas kaynaklarından incelemediği için aldatılıyorlar. Aslında hadislere bile değil, sadece aldatanın yorumlarına inandıklarının farkında bile olamıyorlar. Bu da onlara, sorgulamamanın bir cezası oluyor.

     Öncelikle, Mehdi’nin geleceğini kabul eden bir insan, hadisleri kesinlikle dini kaynak olarak kabul etmek durumundadır. Çünkü Mehdinin anlatıldığı kaynaklar, hadis kaynaklarıdır. Ama işlerine gelmediği için hadislere göre yaşamayı reddedip sonra da kafalarına göre mehdi hadisleri seçip alarak çelişkiye düşenler var. Bu iki yüzlülüktür, samimiyetsizliktir. Hadislerle gelen bir konuyu kabul eden biri, hükümlerle ilgili olan diğer hadisleri de kabul etmeli ve ona göre yaşamalıdır.

     “Mehdi ile müjdelenin” şeklinde bir hadis aktarıp “işte bu hükme uyuyoruz” demek ama aynı zamanda diğer hadislerde emredilen, yaşantımızla ilgili çok sayıda hükme uymayı kabul etmemek ve “sadece Kur’an’da bildirilen hükümlere uyulur” demek iki yüzlülüktür, çelişkidir. “Mehdi ile müjdelenin” hadisi de bir emirdir, hükümdür; peki bunlar nasıl “hüküm konularında sadece Kur’an’a uyulur” diyorlar aynı zamanda? Bu, insanların ve özellikle müslümanların aklıyla alay etmektir.

     Bununla beraber Mehdi konusu, hadis konusunda uzman alimlerin bile tartıştığı, hakkında farklı farklı görüşlerin belirtildiği bir konudur. Bunu imanın şartı olarak görmedikleri gibi, mehdi ile ilgili hadisleri güvenilir hadisler olarak görmeyenler bile var.

     Mesela hadisleri günümüzde en güçlü şekilde savunanlardan biri olan Prof. Dr. Halis Aydemir, “Hadis ilmi açısından Mehdi’yle ilgili hadislerde ciddiye alınacak bir rivayet yoktur!” başlıklı bir videosunda bundan bahsediyor.

     Yine günümüzde hadisleri en iyi bilip, Mehdi’nin geleceğini de en güçlü şekilde savunanlardan biri olan İhsan Şenocak, “İhsan Şenocak Hoca Mehdi Aleyhisselam Hakkındaki Sohbeti” başlıklı videosunda Peygamberimizin, mehdinin adı için “Muhammed bin Abdullah olacak adı” dediğini ifade ediyor.

     Hadis kaynaklarına göre böyle zaten; adının Peygamberimizin adına, babasının adının da Peygamberimizin babasının adına uyduğu anlatılıyor. Bazı kaynaklarda da; ismi Ahmed, babasının ismi Abdullah olarak aktarılıyor.

     Hadislere göre mehdinin ismi; Şeybe, Zeyd, Haşim, Galib, Huzeyfe, İlyas gibi dedelerinden birinin veya diğer dedelerinden birinin ismi değildir. Bu sahtekârlıklar bile yapıldı. Mehdinin adının, dedelerinden birinin adı olduğunu söylemek ve sonra da birini seçmek de tam bir çarpıtmadır, sahtekârlıktır, bunun hadislerle bir alakası yoktur. İsteyen herkes, her devirde bu tip yöntemlerle kendini mehdiymiş gibi göstermeye çalışabiliyor.

     Aynı şekilde, hadisleri savunan Nureddin Yıldız da “Mehdi Kimdir?” başlıklı videosunda Mehdi için “Adı, Resulullah (s.a.v)’ın adı olan Muhammed, Ahmed’den biri olacak. Babasının adı da Abdullah olacak.” diyor.

     Hadisler konusunda uzman olan Yalova Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nden Doç.Dr. Ebubekir Sifil de “Hz. Mehdinin Faaliyetlerinin Kısaca Tarihi Seyri” başlıklı videoda, mehdinin Medine’de ve Mekke’de bulunacağını şu sözleriyle anlatıyor:

     “Medine’de olacak, oradan Mekke’ye gidecek. Mekke’de onun etrafında insanlar toplanacak, ona mehdi olduğunu söyleyecekler. Kabul etmeyecek, zorla biat edecekler. Gönüllü gönülsüz sonunda ikna edecekler, kabul edecek. Sonra müslümanların, Ümmet-i Muhammed’in başına geçecek.”

     Konuyla ilgili olarak mesela, hadis kitabı olan Sünen-i Ebu Davud’un Mehdi ile ilgili bölümünde yer alan hadislerin incelenmesini önerebilirim.

     Hadisleri çarpıtanlar, yorumlayanlar, ekleme ve çıkarmalar yapanlar, hadis uyduranlar ise kendilerini mehdi gibi göstermek için Allah’tan hiç korkmadan mehdiyi kendi bulundukları yerde göstermeye çalışıyorlar. Bu, hep bu şekilde yapılmıştır; sahtekârlar hakikatleri, bin türlü kelime oyunu, demagoji ve tahrifatlarla olduğunun tam tersi şekilde gösterip cahil kitleleri kandırabilmişlerdir. Hadisleri araştırmak isteyen müslümanlar, bu konuyu da ciddiye alarak özgür bir şekilde kendi araştırmasını yapmalıdır.

    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’a Göre Evlilik Dışı Cinsel İlişki Haramdır

    959 kere okundu


     Kur’an’a göre evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğu gerçeğini normal akla sahip her insan apaçık görür. Onlara bu açıklamayı yapmak durumunda kalmaz hiç kimse. Ama akıllarını ve imanlarını ortadan kaldırıp, onun yerine sapıklığı tercih edenlerin çarpıtmalarını deşifre etmek, her müslümanın görevi olmalıdır.

     Kur’an’ın hemen her bölümünden, evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğu hem doğrudan, hem de ayetlerin bütünlüğünden anlaşılıyor. Sadece evlilik ile ilgili hüküm ve şartları içeren ayetlerin var olması bile yeterli evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğunu anlamak için. Bu kadar açık bir gerçeği anlatmaya çalışmak zorunda kalmak rahatsız edici ama zorunlu oluyor. En azından, kendi gruplarını “mehdi cemaati” olarak göstermeye çalışan ve bu yolla haramları helal gibi gösteren ahlaksız ve şaşırmış örgütü/grupları bile bile desteklemeye devam etmek isteyenlerin ahirette azabının artmasına vesile olmak duasıyla anlatmak istiyorum.

     Kur’an’a göre Müminler, evli olmadıkları kişilere karşı bakışlarını bile sınırlayan insanlardır. İslam’da evlilik gibi bir değer var, insanlar hayvan değildir. Allah Nur Suresinin 30. ayetindeki emrinin aynısını, bir sonraki ayette kadınlara da emrediyor;

    “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.”
    (Nur Suresi, 30)

    “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar…” (Nur Suresi, 31)

     Ayrıca ayetteki bazı Arapça kelimelerle ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak gerekirse de farklı farklı uzmanların açıklamalarını incelemekte yarar olacaktır. Mesela bu ayetteki “ferc” kelimesiyle ilgili olarak, Arapçayı çok iyi bilen, ömrünü Kur’an’ı anlamaya adamış ve Kur’an meali hazırlamış bazı insanların ifadelerini de aktarmak istiyorum;

    Erhan Aktaş, bu ayetteki kelimeyle ilgili olarak kendi mealindeki notta şöyle diyor:

    “ ‘Furûc’lerini; yani, mahrem yerlerini, namuslarını, ırzlarını korusunlar. Ferc; sözcük olarak erkek veya kadının cinsel organı anlamına gelmektedir.”

    Mehmet Türk, kendi mealindeki notta şöyle diyor:

    “Ferc: İki şey arasındaki açıklık demektir. Bu suretle gerek erkek gerek dişi insanın bacaklarının arasındaki açıklık için de kullanılır. Buna lisanımızda “apış arası” denir ve bu tabir ile avret mahallinden kinaye edilir. Kur’an’da ferc kelimesi hem erkek hem de dişi için kullanılmıştır. Yani kadın ve erkeğin avret mahalli demektir.”

    Süleymaniye Vakfı, mealinde şu detayı veriyor:

    “Ferc, iki kolun arası ile iki bacağın arasındaki organlardır. (Lisan’ul-arab)”


     Allah bu ayetlerde iman eden erkeklere ve iman eden kadınlara hitap ediyor, yani evli olmadıkları kişilere karşı nasıl davranacaklarını bildiriyor. İnsanların namuslarını/iffetlerini koruması, evlilik dışı cinsel ilişkiye girmemeleriyle oluyor.

     Münafıkların çarpıtmasına göre ise iman eden erkekler, iman etmediklerine karar verdikleri kadınlarla evlilik dışı cinsel ilişkiye girebilir. Bu olağanüstü derecede akılsızca, kahpece ve ahlaksızca bir çarpıtmadır, müslümanları aşağılamak ve akıllarıyla alay etmektir.

     Allah ayette iman eden erkeklere hitap ediyor; bunun, karşısındakinin inancıyla zerre kadar alakası yok, bu, ayetle alakasız bir saçmalıktır. Ayete göre bir erkek, karşısındakinin hayat görüşü ne olursa olsun onunla evlilik dışı cinsel ilişkiye girdiğinde zaten cinsel organını, iffetini, namusunu korumamış ve zina yapmış oluyor. Kadın da aynı şekilde.

     Ki zaten evliliğin Kur’an’da bildirilen birçok şartı var ve ancak bu şartlar gerçekleştirildikten sonra evlilikle beraber cinsel ilişkinin helal olmasıyla ilgili ayetler çok açık. Evlilik dışı cinsel ilişki haram olmasa zaten evlilik, nikah diye bir şey neden olsun Kur’an’da? Ve bu evliliklerin neden birçok şartı olsun Kur’an’da? Evlilik dışı cinsel ilişki helal olsa, Allah Kur’an’da evlilik şartlarını niye emretsin? Üstelik kimlerin haram, kimlerin helal olduğuna kadar detaylı anlatıyor Allah. Akıl hastası olmayan, şaşırmış olmayan ve münafık olmayan bir insan bunu hemen anlar.

    Mesela Allah Nisâ Suresinin 22. ayetinde; “Kadınlardan babalarınızın nikahladıklarını nikahlamayın. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Çünkü bu, ‘çirkin bir hayasızlık’ ve ‘öfke duyulan bir iğrençliktir.’ Ne kötü bir yoldu o!…” buyurarak evlenilmeyecek insanları anlatıyor ve “Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz…” şeklinde başlayan bir sonraki ayette de aynı şekilde.

     Bu ayette sayılan insanlarla aynı evde yaşanıyor, bunda bir problem yok, yani evde yaşamak, sohbet etmek helal. Bir müslüman, bu yakınlarıyla aynı evde yaşayabiliyor, insanların hemen hepsi böyle yaşar zaten. Demek ki buradaki mesele, aynı evde yaşamakla ilgili de değil. Öyleyse ayette neyin haram kılındığı bildirilmiş oluyor, yani konu ne? Tabii ki bu sayılan insanlarla evliliğin haram kılındığı ve dolayısıyla evlilikten sonra gelen cinsel ilişkinin haram kılındığı anlatılıyor ayette. Çünkü cinsel ilişki zaten ancak evlilikle, nikahla mümkün. Evlenilmeden, nikah olmadan cinsel ilişki haram.

     Şimdi o çevresindeki imanı zayıflara kendisini mehdi, kurtarıcı, imam, resul olarak kabul ettiren ve bunlar gibileri destekleyen münafıkların kafasına göre, bu insanlar müslüman olmasa onlarla cinsel ilişkiye girmek helal mi olacak? Ne kadar saçma ve ne biçim hüküm veriyorlar? Çok açık ki evlilik şartları var Kur’an’da ve yine çok açık ki cinsel ilişki ancak evlilikle helal olmaktadır.

     Müslüman bir erkek, babasının nikahladığı kadınla sohbet edebilir, karşılaşabilir, konuşabilir, normal bir insan gibi. Buna dair bir haram hatırlamıyorum. Öyleyse Nisâ Suresinin 22. ayetinde haram kılınan şey ne? Haram kılınan şey, onlarla nikahlanmak. Nikahın amacı da zaten cinsel ilişkinin helal hale gelmesi. Ayette وَلَا تَنْكِحُوا (Velâ tenkihû) “nikahlamayın” buyuruluyor. Bu insanlarla aynı ortamda bulunmak ve konuşmak zaten haram olmadığına göre, demek ki nikahlanmanın helalleştirdiği şey cinsel ilişki. Yani Kur’an’a göre, insanlar arasında cinsel ilişkiyi helal hale getiren tek yol nikahlanmak, yani evlilik.

     Evlilik hakikatinin önemini Nur Suresinin 32. ayetinden de anlıyoruz; Allah evlendirmeyi hem emrediyor, hem de fakirliğin bile buna engel gösterilemeyeceğini bildiriyor: “İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nimet sahibi)dir, bilendir.”

     Özellikle bir sonraki ayet, yani Nur Suresinin 33. ayeti, evlilik dışı cinsel ilişkinin haram olduğunu, en zayıf akıllılarının bile anlayacağı kadar net bir şekilde gösteriyor. Allah ayette; “Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar…” buyuruyor.

     “Evlenmediysen iffetini korumak” ne demek? “Evlenmediysen müslüman olmadığına karar verdiğinle veya istediğinle cinsel ilişkiye gir” mi demek? Tabii ki böyle değil.

     Çok açık bir şekilde; evlenecek imkânı bulamayanlar, Allah imkânlarını arttırıncaya kadar sabredip namuslarını korusunlar, yani cinsel ilişkiye girmesinler demek. Sonra imkân bulup evlendiklerinde de helalleriyle helal ilişkiye girebiliyorlar. Buradaki imkân, evlilik için gereken şartlarla ilgili, mesela mehir vermek gibi veya diğer şartlar.

     Cehaleti sebebiyle ve insanları kendi kontrolü altında tutmak için ayetleri örtbas ederek çarpıtmaya çalışanlar sebebiyle kandırılan insanlar müslüman olmak istiyorlarsa, ahlaksız cemaatlerden/gruplardan yüz çevirmeli ve Kur’an’a tabi olmalıdır. Allah’ın adıyla aldatılmak, insana en büyük kötülükleri bile süslü ve normal gösterir.

     Bu kadarı yeterli elbette fakat evlilik dışı cinsel ilişkinin haramlığını Yusuf Suresi’nde de açıkça görüyoruz ama kör olmak isteyenler bu hakikatleri hep geçiştirir. İşlerine geldikleri zaman da Hz. Yusuf’a atılan evlilik dışı cinsel ilişki iftirasını kendilerini aklamak için kullanırlar, yani kendilerine Hz. Yusuf’a atıldığı gibi evlilik dışı cinsel ilişki iftirası atıldığını söylerler. İşte bunlar bu kadar zalim, bu kadar sapkın, bu kadar imansız, bu kadar şaşırmış tipler. Vicdanlı bir insan, bir müslüman, böyle şaşırmış ve zalim bir toplulukla asla aynı yolda devam etmez.

     Allah Hz. Yusuf’un imanını, iffetini, samimiyetini Yusuf Suresinin 23 ve 24. ayetinde de bizlere anlatıyor. Allah muhlis kullarına burhanını gösterip kötülükten ve fuhuştan uzaklaştırıyor.

    “Bulunduğu evin kadını, ısrarla ondan yararlanmak istedi. Bütün kapıları kapadı. “Haydi, gel” dedi. Yusuf: “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir. Bana iyi bir makam verdi. Çünkü yanlış yapanlar umduklarına kavuşamazlar” dedi. Kadın onu gerçekten istiyordu. Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi Yusuf da onu isterdi. Hep böyle olur. Bu (ilham), kötülüğü ve çirkinliği ondan uzaklaştırmamız içindir. Çünkü o, yürekten bağlılığı olan kullarımızdandır.” (Yûsuf Suresi 23-24)

     Furkan Suresi’ndeki ayetlere göre de zina edenler, ebediyyen azabın içinde aşağılanmış olarak kalacak olanlar arasındadır. Sadece tevbe edenleri Allah bağışlayacağını bildiriyor. Bu tevbe; elbette tertemiz insanlar dahil birçok insanı kirleten sapık, dinin arkasına gizlenip dini kullanan batıl ve şaşırmış örgütlerden yüz çevirip uzaklaşmak ile mümkün. Bu ahlaksız örgütlerden uzaklaşmamak, aynı sistemi desteklemek ve ayakta tutmak, meşru göstermek demektir; tertemiz olabilecek gençleri, insanları bu pisliğe, bataklığa sürüklemek demektir.

     “Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar (yalvarmazlar). Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir ceza ile’ karşılaşır. Kıyamet günü, azab ona kat kat arttırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Furkan Suresi, 68-70)


    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    HÜSNÜ ZAN KAVRAMI NASIL ÇARPITILIYOR VE KUR’AN’A GÖRE HÜSNÜ ZAN NEDİR?

    500 kere okundu


    Şaşırmış ve sapkın gruplar “hüsnü zan” kavramını da çarpıttılar. Oysa Nûr Suresinin 12. ayetinden hüsnü zannın nasıl olacağını anlıyoruz. Ayete göre hüsnü zan, iftiralar atılmamasıdır ve bu iftiraların dillendirilmemesidir. Kendi cemaat veya gruplarından olmayan insanlara iğrenç iftiralar atanlar, işte bu ayete tam aykırı davranmış oluyor.

    Mehdi, imam veya resul zannettikleri liderlerinin sapkınlıklarını ortaya koyup insanları korumaya çalışanlara hakaretler edenler, iğrenç iftiralar atanlar, dünyada da ahirette de bu iftiralarının bedelini en ağır şekilde ödeyecektir. Onlarla beraber olanlar da ödeyecek. Onlar için bu dünyada da ahirette de büyük bir aşağılanma vardır. Nitekim Allah, yaptıkları kötülüklerin sonuçlarının bir kısmını yakın zamanda tattırıyor, üstelik şimdilik sadece kendi çirkinliklerinin meydana çıkmasının sonucunu kısmen tattılar. İftiralarının sonucu ise kuşkusuz daha ağır olacaktır.

    Allah onlara “iftira atmayın” buyuruyor onlar ise birinin mehdi olduğunu kabul etmeyi hüsnü zan yerine koyuyorlar. Hüsnü zan kavramını çarpıtıp, mehdi zannettikleri saptırıcıya akıllarını ve vicdanlarını teslim edip binlerce insana sû-i zan da, kötü zanlarda bulunuyorlar, iftira atıyorlar. Böylece adeta, çarpıttıkları hüsnü zan kavramını kullanarak, sû-i zannı meşrulaştırıyorlar. Ayetteki hüsnü zan kavramıyla alakaları olmadığı gibi, inkâr ediyorlar. İnkâr etmelerinin yolu da işte böyle Kur’an dışı bir mantık geliştirerek hüsnü zan kavramını çarpıtmaları.

    Bu çarpıtmayı yaptıktan sonra, artık büyük günahları ve iftiralar atmayı meşru görüyorlar. Çünkü “mehdi” zannettikleri kişi, kimi kötülerse ona her türlü iğrençlik yakıştırılır bunlara göre. İşte sapma budur, Allah’ın dosdoğru yolundan böyle sapılıyor. Onlar ise kendilerini hidayette zannediyorlar. Herkes yaptıklarının, söylediklerinin sonucunu kesinlikle tadacak, sonuçlarına katlanacak ve bunun için bir bahane de öne süremeyecekler. Bu zulümlere ses çıkarmayan vicdanlarını çürütmüş insanlar da, dini görünümün arkasına saklanarak Allah’ın Adaletinden kaçamayacak.

    “Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” (A’râf Suresi, 30)

    “Ve dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular. Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et.’ “ (Ahzab Suresi, 67-68)

    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’daki “Muhtedûn” Kelimesiyle İlgili Yapılan Bir Çarpıtma Hakkında

    630 kere okundu

    Hadisleri çarpıtmayı yeterli görmeyen sapık cemaatin münafıklarının yaptığı bir çarpıtma da, Yâsîn Suresinin 21. ayetinde geçen “muhtedûn” kelimesiyle ilgili. Düşünen insanlar yani müslümanlar, bunların çelişki ve yalanlarını anladığı için, onlar yeni yalanlar da üretmeye mecbur kaldılar. Çünkü bir yandan “Kur’an yeterlidir” deyip bir yandan hadislerle mehdiliği savunmalarının apaçık bir çelişki olduğunu iman eden her insan anlıyordu. Buna getirdikleri çözüm de ayetleri böyle çarpıtmak oldu.

    Ayette geçen “muhtedûn” kelimesi “doğru yolu bulanlar”, “hidayet bulmuş kimseler”, “hidayet üzeredirler”, “hidayete erdirilmiş kimseler”, “hidayete ermiş kimselerdir” anlamlarına gelmektedir.

    Çarpıtanlar, “muhtedûn” kelimesini, ayet içindeki bağlamından ayırıp “mehdi” kelimesinin çoğulu olan “mehdiler” anlamına geldiğini söyleyerek hadislerde anlatılan mehdinin Kur’an’ın bu ayetinde de geçtiğini söylemişlerdir. Oysa ayette bildirilenlerle hadis kaynaklarında anlatılan mehdinin hiçbir alakası yoktur.

    Aslında ayetlerde bahsedilen konu, surenin 13. ayetinden itibaren başlıyor, konunun tam doğru anlaşılabilmesi için 13. ayetten başlanarak okunması gerekir. Ayet, belde halkına gönderilen elçilerle ilgili. Ben burada sadece kelimeyle ilgili çarpıtmayı anlatmak için 2 ayeti aktarıyorum:

    “Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. ‘Ey kavmim!’ dedi, ‘bu elçilere uyunuz!’ ‘Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.’ ” (Yâsîn Suresi 20-21)

    21. ayetin Arapça okunuşu şöyle: “İttebi’û men lâ yes-elukum ecran vehum muhtedûn(e)”

    İşte buradaki مُهْتَدُونَ (muhtedûn) kelimesi bağlamından koparılıp, cahil insanlar kandırılmaya çalışıldı. Biraz aklı çalışan bir insan anlar ki “hidayete ermiş” anlamına gelen “mehdi” kelimesinin çoğulu “muhtedûn” olsa da, öncelikle kelime çoğuldur. Yani ayette mehdi geçmediği gibi birçok hidayet üzerinde olan elçilerden bahsediliyor. Gelen başka bir kişi de o kişilerin hidayete ermiş olduğunu ve insanlardan ücret istemediklerini, yani bir çıkarlarının olmadığını, onlara güvenebileceklerini bildiriyor.

    Normalde cevap bile verilmeyecek kadar çarpıtma olduğu açık bu konuya değinmek istemezdim ama nice bilgisi zayıf insan Kur’an’a uymak yerine bu aldatıcıların oyuncağı haline geliyor. Bunun gibi sayısız çarpıtma örneği var; ben sadece zerre kadar imanı olanlara birkaç örneği göstererek, ayet çarpıtmak gibi çirkin bir cesareti ve alışkanlığı olan yapıdan kurtulmaya, arınmaya, Kur’an’a yönelmeye davet ediyorum.

    Ayette geçen مُهْتَدُونَ (muhtedûn) kelimesi 8 farklı ayette geçmektedir. Bu ayetlerden sadece birini alıp, o ayeti de bağlamından kopararak “işte Kur’an’da mehdi varmış” demek samimiyetsizlik ve hadsizliktir.

    “Muhtedûn” kelimesinin geçtiği diğer 7 ayeti aktarıyorum; Bakara Suresi, 70; Bakara Suresi, 157; En’âm Suresi, 82; A’râf Suresi, 30; Zuhruf Suresi, 22; Zuhruf Suresi, 37; Zuhruf Suresi, 49.

    Özellikle A’râf Suresinin 30. ve Zuhruf Suresinin 37. ayetinin dikkatle okunmasını tavsiye ederim. “Muhtedûn” kelimesini iddia edildiği gibi “Mehdiler” olarak alıp bu ayetleri öyle düşündüğümüzde, kendilerini mehdi zannedenlerle karşılaşırız. Ayetlerin son kelimeleri yine tam olarak aynı şekilde مُهْتَدُونَ (muhtedûn). Bu durumda, ilgili 2 ayetin sonu “onlar kendilerini mehdiler zannederler” şeklinde çevrilmektedir. Allah bu sahtekârları, kendi kurdukları tuzağa düşürüyor. Bu ibretliktir.

    Ayetlerin mealleri şöyle;

    “Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” (A’râf Suresi, 30)

    “Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.” (Zuhruf Suresi, 37)

    Kur’an’a göre; insanları doğru yola ileten, hidayetin kaynağı Kur’an’dır. İsra Suresinin 9. ayeti:

    “Şüphesiz, bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.” (İsra Suresi, 9)


    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Mehdi inancı ile ilgili bütün bilgiler sadece hadis kaynaklarında mevcuttur. – Nisa Suresinin 75. Ayeti ile İlgili Bir Çarpıtma Hakkında

    480 kere okundu


    Daha önce bu ayet de birçok defa çarpıtıldı ve Allah’ın söylemediği şeyler, Allah tarafından söylenmiş gibi gösterildi. Kur’an’a göre Allah adına yalan söylemek en büyük zalimliktir. Söylenmiş yalan söz, küçük gibi görünen bir söz bile olsa, Allah adına söylenmişse hafife alınamaz, büyük bir günahtır. Bu yüzden Nisa Suresinin 75. ayetiyle ilgili çarpıtmanın detayına girmeden önce, ayetleri çarpıtarak Allah adına yalan söylemenin ne anlama geldiği ile ilgili ayetleri aktaracağım;

    “Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şahidler: ‘Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır’ diyecekler. Haberiniz olsun; Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hud Suresi, 18)

    Bununla ilgili olarak Yunus Suresinin, 17. ; Zumer Suresinin, 32. ve En’am Suresinin 93. ayetlerini de okuyabilirsiniz.

    Nisa Suresinin 75. ayetinde Allah şöyle buyuruyor:

    “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli gönder, bize Katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?”

    Kendilerinin mehdi olduğu şeklindeki batıl inançlarını meşrulaştırmaya çalışanlar, sadece hadisleri isteklerine göre kesip yorumlayıp çarpıtmaz, aynı zamanda Kur’an ayetlerini de çarpıtarak batıl iddialarını doğru göstermeye çalışırlar.

    Kur’an’da mehdilikle ilgili hiçbir ayet olmadığı apaçıktır, hatta hadisleri ve mehdilik konusunu en iyi savunanlar bile bunu ifade etmekten geri durmamaktadır. Bunu anlamak için Kur’an’ı okumak yeterli, bunu belirten bir alimin örnek gösterilmesine gerek yok. Fakat hiç araştırılmamış olması ihtimalini dikkate alarak, bir örnek göstermenin yine de faydalı olabileceğini düşündüğüm için mehdiliği ve hadisleri savunan Mehmet Talu hocanın bir sözünü aktarmak istiyorum. Mehmet Talu, Yılmaz Tunca’nın sunduğu, 25 Mart 2011 tarihli bir sohbetinde “Mehdi inancıyla alakalı Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir ayet-i kerime bulunmamaktadır.” diyerek zaten Kur’an okuyan her müslümanın bildiği gerçeği ifade ediyor. Bakınız, 4. dakikasında; https://www.youtube.com/watch?v=Tn7fk9GPmrQ&t=260s

    Fakat insanları kandırmak isteyenler için Allah’ın ne dediğinin önemi olmaz. Onlar için önemli olan, insanları kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek ve kendi amaçlarını meşru gösterebilmek. Bu ayet de bu amaçla çarpıttıkları ayetlerden biri. Bunlara “ayetleri tahrif etmeye çalışma, olmayan konuları ayetleri çarpıtarak varmış gibi göstermeye çalışma, Allah’tan kork, var olan hakikatleri yeterli gör” dendiği zaman, bunlar kibirlenip kendilerini aklamak niyetiyle daha fazla ayeti çarpıtmaya çalıştılar.

    Çarpıtanların ifadesine göre bu ayet, mehdiyle ilgili ve yine bunlara göre bu ayet bir kurtarıcı beklemenin ve kurtarıcı için dua etmenin farz olduğunu gösteriyor. Normalde farz olanları bile farz göstermemek için binbir türlü yöntem geliştirenler, ideolojilerini desteklemek için Allah adına böyle yalan söyleyebilmektedirler.

    Ayete göre kurtarıcı beklemek ve kurtarıcı için dua etmek farz değildir; ayete göre farz olan, zulmedilen insanları kurtarmak için bütün müslümanların gayret etmesidir. Allah ayette mazlumların duasını bize aktarıyor ve müslümanlara savaşmayı farz kılıyor.

    Ayete göre mazlumlar için gayret etmek ve yardımcı olan olmak, bütün müslümanların sorumluluğudur. Her müslüman bu konuda yarışmalıdır. Çünkü Allah, ayette iman edenlere hitap ediyor. Yani insanları zulümlerden korumaya ve kurtarmaya çalışması gereken; veli, kurtarıcı, yardım edici, sahip olması gereken biz müslümanlarız ayete göre.

    Allah ayette bize “Size ne oluyor ki savaşmıyorsunuz” buyuruyor, “kurtarıcı için dua edin” demiyor, sadece iman eden mazlumların duasını aktarıyor ki onları kurtarmaya çalışan kurtarıcılar biz müslümanlar olalım.

    Beklemeyi teşvik edici izahlar; hem Allah adına yalan söylemektir, hem de acil yardıma ihtiyacı olan mazlumlara/fakirlere maddi ve gereken diğer yardımları yapma niyeti olan müslümanları, kendine bağlayarak kendi kibri için kendi çıkarlarına hizmet eder hale getirmeye çalışmaktır.

    Allah buna benzer çarpıtmalar yapan münafıkları, Kitapta olmayanları insanların Kitaptan sanması için dillerini eğip bükenleri ayetinde şöyle bildiriyor:

    “Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. “Bu Allah katındandır” derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah’a karşı (böyle) yalan söylerler.” (Al-i İmran Suresi, 78)

    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    Kur’an’a Göre, İnsanlardan Gizlenmesi Gereken Haram Veya Helaller Yoktur

    715 kere okundu



     Allah’ın dininde, sadece belli kişilerin bilmesi gereken gizemli hükümler, gizli haram veya gizli helaller yoktur. Kur’an’a iman etmiş biri bilir ki, Allah’ın hükümleri apaçıktır ve müminler bu hükümleri apaçık tebliğ eder. Yani, insanlardan çekinildiği için zerre kadar bile olsa hüküm saklanması mantığı, başlı başına Kur’an dışı sapkın bir mantıktır, İslam’a hakarettir.

     Kur’an’a göre Allah’ın insanlardan gizlenmesi gereken hükümleri yoktur. Nahl Suresinin 82. ve Ahkaf Suresinin 9. ayetlerinde bu açıkça bildiriliyor. Bir şeyler gizleyenler, kendilerinin sapkın olduklarını bildikleri için çarpıtmalarını gizleme yoluna giderler. Gizlesinler, çünkü sapkınlıklar gizlenir elbette. Bu tip grupların kabulleri zaten sapkın ve ahlaksızca, gizleseler de gizlemeseler de fark etmez. Burada dikkat çekilen, mantıklarının bile Kur’an ile çeliştiği gerçeği. Gizleseler de sapkınlar, gizlemeseler de sapkınlar bu ayrı bir konu. Bir müslüman, akıl sahibi olması sebebiyle bilmeli ki bu tip grupların/cemaatlerin İslam ile alakası yoktur.

    “Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir.” (Yusuf Suresi, 1)

    “(Bu,) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. İçinde, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye apaçık ayetler indirdik.” (Nur Suresi, 1)

    “Ve Allah size ayetleri açıklıyor; Ve Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir.” (Nur Suresi, 18)

    “Andolsun Biz, açıklayıcı ayetler indirdik. Allah, dilediğini/dileyeni doğru yola yöneltip iletir.” (Nur Suresi, 46)

     Sadece belli noktaya gelmiş olanlara belli “dini” bilgilerin aktarılmasının Kur’an’da bildirilenlerle hiçbir alakası yoktur ve bu tip mantıklar, şaşırmış ve sapmış gruplar arasında olur. Bunlar her ne kadar İslam’la alakalı görünen ifadeleri kullansalar da yaşadıkları din İslam değildir, bunun iyi anlaşılması gerekli. Bunlar kendilerini aldatarak, dini de kullanarak yaptıkları telkinlerle hidayette, doğru yolda olduklarını zannetmekte ve dışarıya bunu telkin etmektedirler.

     Bunlar sistemlerini Allah’ın dini adı altında kuruyorlar ve kendilerince belli seviyeye geldiklerini düşündükleri kişilere de “aslında şunlar şunlar helaldir ama başkalarına söyleme” diyerek haramları helal gösteriyorlar.

      Öncelikle bir müslüman hiç kimseyi, özellikle de hiçbir müslümanı aldatmaz, yani her yerde olduğu gibi görünür. Medyayla, kitaplarla kendini farklı tanıtıp, etrafına iyi niyetli ve temiz müslümanları sinsice çekip, kişisine göre 1 sene 5 sene veya 10 sene sonra da onlara ahlaksızlıkları açıklayıp dayatıp bin türlü psikolojik ve çeşitli baskılarla kendine bağlayan bir tip müslüman olmaz. Bu ancak iki yüzlülüktür, işte münafıklık budur. İslam alemindeki münafıklar, bunlardır. Bunlara tabi olmuş olanlar batıl bir sisteme tabidir, zannettikleri gibi hidayet üzerinde değildirler ve elbette tabi oldukları da “mehdi” değildir.

     Bir müslüman, bir topluluğa yaklaşmadan önce o gruptan dürüst bir açıklama umar değil mi? Yani aldatılmayı beklemez, dışarıya göründüğünden farklı bir yapıyla karşılaşmak istemez. Yani daha en başından, olduğu gibi tanımak ister ki doğru bir yolda değillerse en başından uzak dursun. İnsanları en başından olduğu gibi, doğru tanımak ve istemediklerinden uzak durmak, her insanın hakkı.

     Ama münafık bir örgüt bu hakkı tanımaz, çünkü bunların amacı sadece insanları kendilerine bağlamak. Bunun İslam’la hiçbir alakası yoktur. Bu bağlamayı da iki yüzlülükle, insanlara olduklarından farklı görünerek, sahtekârlıklarla yapıyorlar. Bir müslüman, sadece bunu düşünerek bile bu tiplerin Kur’an’a uymadıklarını, kendi ürettikleri yanlış bir yolda olduklarını anlar.

     Kur’an bütün batılları ortadan kaldırıyor. Önemli olan insanların, kalpleri ve akıllarıyla özgür bir şekilde Kur’an’a yönelebilmeyi başarabilmesi. Bunu başarabildikleri zaman çevrelerindekilerin hiçbir dedikodusunun, kınamasının veya alkışlarının önemi olmadığını anlayacaklar ve onların yaptıkları bütün ayet, hadis ve olay çarpıtmalarının geçersizliğini görecekler.

     Tabi bunun için önce psikolojik baskılarından ve binbir türlü psikolojik taktiklerle yaptıkları bağlamalardan kurtulabilmeleri ve arınabilmeleri gerekir. Bu da ancak onlardan tamamen yüz çevirmeleri ve uzaklaşmaları ile mümkün.

    “Mümin”in kim olduğunu, İslam’ı kullanmaya çalışanların ayetleri ve hadisleri kullanıp çarpıtarak anlatmasından değil, doğrudan Allah’ın Kitabından öğrenecekler. Vicdanlarını baskılamaya devam etmedikleri zaman, yani kâfirlikten kurtuldukları zaman bu gerçeklere doğrudan şahit olacaklar.

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Yaratılış

    “GALAKSİ KÜMESİ” Mİ DEMEK İSTERSİNİZ, “TELESKOP” MU?

    2.170 kere okundu
    Credit: NASA; ESA; L. Bradley (Johns Hopkins University); R. Bouwens (University of California, Santa Cruz); H. Ford (Johns Hopkins University); and G. Illingworth (University of California, Santa Cruz)

    Kütlesi olan (elbette biz de dahil) her şeyin uzay-zamanı büktüğünü az çok herkes biliyordur artık. Gezegenimizde tam Güneş tutulmasının gerçekleşebilmesi nimetinden istifade edilerek kütlenin uzay-zamanı büktüğünün 1 asır önce ispat edildiğini daha önce detaylı anlatmıştım. Bir galaksi kümesi ise tahmin edeceğiniz gibi, bu bükmeyi Güneş’ten daha çok yapar. Çünkü bir kümenin içindeki onlarca veya yüzlerce galaksi, onlara göre zerre kadar kalan Güneş’ten daha çok kütleye sahiptir.

    Galaksi kümelerinin toplam kütleleri çok büyük olduğu için ışığı bükerek bir mercek gibi odaklarlar. Buna “kütle çekimsel mercek etkisi” deniyor. Bizler bu etki aracılığıyla, bu kümenin arkasında bulunan ve elimizdeki imkânlarla göremeyeceğimiz kadar uzakta olan galaksileri görebilir oluruz. Sonuç olarak galaksi kümeleri adeta dev bir mercek gibi davranmış, teknoloji ile asla elde edemeyeceğimiz büyüklükte (muazzam) bir teleskop görevi görmüş olur.

    Takip edenler bilir; bilim insanları bazen çok uzakta galaksi keşfettiklerini açıklarlar. İşte bu galaksilerin büyük kısmı, bahsettiğim bu kütle çekimsel mercek etkisi vesilesiyle keşfedilmiştir. İncelediğimiz kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin -bizce- soluk ışıkları, bu kümenin kütle çekimiyle bize (gözlemciye) odaklanıyor ve dikkatli inceleyenler o çok uzak galaksileri, şekilleri biraz farklılaşmış olsa da görebiliyor.

    Bu mercek etkisi olmasaydı, günümüzde keşfetmiş olduğumuz çok uzak galaksilerin büyük kısmını göremeyeceğimiz ifade ediliyor. Mesela kütle çekimsel mercek etkisiyle tespit edilen galaksilerden birine örnek, A1689-zD1’dir (2008 yılında). A1689-zD1 ile aramızda kalan Abell 1689 (fotoğraftaki) galaksi kümesinin kütle çekimi sebebiyle, A1689-zD1 adlı galaksiyi görebilir ve inceleyebilir durumda olduk.

    Uzak (doğal olarak evrenin geçmişini gösteren) galaksileri görebilmemiz, evrenin yaratılış anına yakın dönemleri inceleyebilmemiz için büyük önem taşıyor. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız seçebileceğiniz ince ve eğri ışıklar, bize yaklaşık 2.3 milyar ışık yılı uzaklıkta olan Abell 1689 isimli bu kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin, mercek etkisi aracılığıyla bize ulaştırılan görüntüleridir.

    Daha önce süpernovaların, nötron yıldızlarının, Ay’ın, Güneş tutulmasının, Merih’in, Merkür’ün, Venüs’ün (sera etkisi örneğini hatırlayın), Jüpiter’in ve diğer gezegen ve yıldızların nasıl bizlere hem bilgi edinme anlamında, hem de fiziksel anlamda nimet kılındığından bahsetmiştim. Galaksi kümeleri aracılığıyla meydana gelen bu büyük etki de bir bilgi edinme aracı olarak bizlere sunulmuş bir nimettir. Her araştırmayla, evrendeki her detayın insanlara sunulmuş bir güzellik ve imkân olduğu, insanlar için daha da net açığa çıkar olmaktadır.

    “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13)

    “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.” (Lokman Suresi, 20)

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Düşünce

    ATEİZM NEDEN BİLİM KARŞITLIĞIDIR?

    1.383 kere okundu


    Bölümler:

    Algılamamız Üzerine…

    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

    İhtimal Verme Zorunluluğu

    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?


    Algılamamız Üzerine…

     Ateizm savunucuları, Tanrı’ya ve dine inanmadıklarını ifade ederler. Bu kabulleriyle çelişmemek için de her konuya bakışlarını, buna göre şekillendirmeleri gerekir. Bunu tam olarak yapamasalar da, kendileriyle çeliştiklerinin çoğu zaman farkında olamasalar da bazı sloganları tekrar ederek belli bir izlenim bırakmaya çalışırlar. Bu sloganları arasında “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek rehberdir” vardır.

     Daha önce bu, kendi içinde bile çelişen ifadeleri savunanların, tutarlı olurlarsa ne gibi sonuçlara ulaşacağı, düşünen insanlar tarafından defalarca gösterildi. Ben de bu yazıda, ateizmin aslında neden bilim karşıtlığı olduğunu, algılamamız üzerinde durarak gösteriyorum. Ateizmin, bilim karşıtlığı olduğunu anlamak için elbette sadece bu konu üzerinde düşünmemiz gerekmediği gibi, bu konuyu anlatmak için bu kadar uzun bir yazıya da gerek yok. Burada anlattığımı 5-6 cümleyle de özetleyebilirdim ama hangi sonuçlara adım adım nasıl ulaştığımı gösterebilmek ve bir eleştiri gelirse tam hangi noktada eleştirildiğimi sorabilmek için ayrıntılı bir anlatım yapmak istedim.


    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

     Ateizm savunucuları “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya diğer bir ifadeyle “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir” demeleri sebebiyle, bir ifadenin doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilmeleri ve onu inançtan ayrı değerlendirebilmeleri için, o ifadenin doğru veya yanlış olduğuna dair deney ve gözleme dayanan, bilimsel bir delil göstermeleri gerekir.

     Eğer doğruluğuna veya yanlışlığına dair bilimsel delil gösteremiyorlarsa, “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir”, “tek rehber bilimdir” sloganlarıyla çelişmemeleri için onun doğruluğuna da yanlışlığına da ihtimal vermeleri gerekir.

      Çünkü delil gösteremedikleri halde o bilgi için “yanlış” deyip doğruluğuna ihtimal vermiyorlarsa, onlar aslında inanç sahibi insanlar demektir; o bilginin doğru olmadığına inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Tersi de olabilir; bir bilginin doğru olduğuna inanıyor da olabilirler.

     Bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır.

    * Bir kabulün inanç seviyesinde kalması, elbette onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Bununla beraber, bir kişi, başkalarının şahit olmadığı veya şahit olsa da kabul etmediği delillere şahit olduysa, ilgili kabulü, inanç seviyesinden çıkıp kendisi için kesin doğru olabilir, başka kimse kabul etmese de, bu ayrı konu.


    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

     “Bilim” dediğimiz disiplin ile elde edilen bilgilerin kendilerine doğruyu gösterdiğine emin olmaları için, algılarının kendilerini yanıltmadığına veya doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları gerekir.

     Doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları için de, çeşitli amaçlarla çok gelişmiş bilgisayarlara ya da benzeri şeylere bağlanmış, gerçeklikten farklı dünya algılattırılan varlıklar olmadıklarına emin olmaları gerekir.

    * Bu yazıda “dünya” kelimesini kullandığım yerlerde, doğayı/evreni, algılanabilen her şeyi kastediyorum.

     Algıladıkları algılattırılan şeyler ise, “algılıyorum” dedikleri şeylerin tamamı kendilerine algılattırılan şeyler olur zaten.  Bilim, insanlara sahte dünya algılattırıldığını gösterebilir mi? Bilmem, bunun üzerine düşünülüp kafa yorulabilir ama konu bu değil. Konu, bilimin onlara sahte dünya algılattırılmadığını gösterebilip, gösteremeyeceği ile ilgili.

    Bir gün kendilerine sahte dünya algılattırıldığını fark edip bir yolunu bularak “gerçek” dedikleri bir dünyada uyansalar bile, “gerçek” dedikleri dünyada algıladıkları dahil hepsi aslında kendilerine algılattırılan şeyler olabilir. Yani “artık uyandık içimiz rahat olsun, bundan sonra bize kimse algılattırmıyor” diyemezler, bunu ispat edemezler; sadece buna inanabilirler. Kendilerine gerçeklikten farklı bir dünya algılattırılmadığını asla deney ve gözlem ile, bilim ile gösteremezler.

     “Deney ve gözlem” dediğimiz yöntemler de yine kendilerine algılattırılması muhtemel dünyanın içinde kullanacakları yöntemler olur. Bilim, kendilerine asla sahte dünya algılattırılmadığını gösteremez; kendilerine sadece algılattırılması muhtemel dünyanın içinde belirlenmiş kuralları, olayları gösterir.


    İhtimal Verme Zorunluluğu

     Bilim, kendilerine sahte dünya algılattırılmadığını asla  gösteremediğine göre, yukarıda da belirttiğim gibi, “güvenilir tek rehber bilimdir” diyen ateizm savunucuları, gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını ihtimal olarak görmek durumundalar.

     Eğer aksini gösteren delil olmadığı halde bunu bir ihtimal olarak görmüyorlarsa, o halde onlar inanç sahibi insanlar demektir; gerçeklikten farklı bir dünya algılamadıklarına çok güçlü bir şekilde inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Bu ise, kendi kabulleriyle çelişmeleri anlamına gelir. Çelişmemek için mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar; “gerçek dünyayı da algılıyor olabiliriz, bize algılattırılan gerçek olmayan dünyayı da” demeleri gerekecektir.

     Hatırlayalım; bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır. Kısacası; insanlar bir şeyi öyle kabul etmek istiyor diye, o şey öyle demek değildir.

     Kendileriyle çelişmemek için bu ikisine de ihtimal vermek zorunda olduklarına göre, “bilim” dediğimiz alan hakkında nasıl düşünmek durumunda olduklarını inceleyelim. Ama ondan hemen önce, bu konuyu benim gibi müslümanların bakış açısına göre de incelemek istiyorum.


    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Bizim için gerçeklik nedir? Önce bunu düşünmeliyiz. Biz her detayı zaten Allah’ın var ettiğine iman ediyoruz, bunu açıkça söylüyoruz. Allah bizim esas zihnimizi bu boyuttan farklı bir boyutta tutup bu hayatta algıladığımız her şeyi o zihnimize algılattırsa ne fark eder, zihnimizi öyle farklı boyutta var etmeden doğrudan bu beynimize algılattırsa ne fark eder? İkisi de bizim için aynı değil mi? Sonuçta bunların hepsini yaratan/algılattıran Allah ve imanımıza göre Allah, bunlar üzerinde düşündüklerimizden ve bunlarla yaptıklarımızdan bizi sorumlu tutacak. Dünya hayatı geçici, ama geçici olması, algıladıklarımızın sahte ve yanlış bilgi verici olduğu anlamına gelmez bizim için.

     Dolayısıyla, eğer başka bir boyutta şu an algıladığımız her şeyin kendisine algılattırıldığı bir zihnimiz varsa ve o zihnimizin bulunduğu boyuttan farklı veya belki daha az detaylara sahip dünyayı algılıyorsak da, hiç öyle bir zihnimiz olmadan doğrudan sadece bu beynimizle algılıyorsak da fark etmez; iki durumu da yaratan, her şeyin sahibi/yaratıcısı olan Allah’tır.

     Algılattıranın Allah olduğu bildiğimiz için, dünyaların farklı olmasının, algıladığımız dünyadakileri incelememizin bizi yanıltacağı anlamına gelmeyeceğini biliriz. Farklı bir dünya algılıyorsak, imanımıza göre onu bize algılattıran da sadece Allah olacağı için canlıları, evreni, fizik kurallarını incelememiz, kısacası bilim ile ilgilenmemiz bizi yine doğruya iletecektir, faydalı olacaktır.

     Öyleyse 2 durumda da bilime bakışımız değişmez; bilim bizim için kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren bir alan olacaktır. Çünkü bize göre bütün varlıklar, onları incelediğimizde bize doğruyu gösteriyordur. Allah bize farklı bir dünya algılatıyorsa, bu sadece başka bir boyuttakinden farklı veya belki daha az detaylara sahip bir dünya olabilir. Ama bu algılatılan dünya, imanımıza göre kesinlikle, kendisini inceleyeni doğru bilgiden saptırıcı, aldatıcı bir dünya olmayacaktır. İncelemelerimiz bizi yine doğruyu anlamaya, Allah’ın yaratma sanatını öğrenmeye yönlendirecektir.

     Şunu da akılda tutalım; bilimsel konularda acele edişlerimiz sebebiyle yanlış sonuçlara varabiliriz ama bu, algıladıklarımızın yanıltması anlamına gelmiyor. Yanlış sonuca varmamız; acele etmemiz, sabretmememiz sebebiyle yaptığımız yanlış yorumlarla kendi kendimizi yanlış sonuca yönlendirmemiz anlamına gelir. Kişilerin kendilerini yanıltmaları ile algıladıklarının onları yanıltması durumunu birbirine karıştırmamalıyız. Sonuçta sabredip doğayı/evreni incelememiz bizi doğru bilgiye yönlendiriyor.

     Allah birçok Kur’an ayetinde canlıların, yerin ve göklerin yaratılışında düşünen insanlar için deliller olduğunu bildirmektedir. Bakara Suresinin 164., Âl-i İmrân Suresinin 190., Ra’d Suresinin 2-3 ve 4., Casiye Suresinin 13. ayeti, bahsettiğim ayetlere verebileceğim örneklerdir. Demek ki bizim inandığımız Allah, yarattıkları/algılattırdıkları üzerinde düşünenleri doğruyu anlamaya yönlendirendir. Öyleyse her 2 durumda da bilim bizim için kıymetlidir, doğayı/evreni incelemek bizi doğru bilgiye yönlendirir ve asla aldatmaz.


    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Şimdi de ateizm savunucularının açısından düşünelim. Hatırlayalım; Ateizm savunucuları “tek rehber bilimdir” demeleri sebebiyle, gerçeğinden farklı bir dünya algılattırılıp algılattırılmadığı konusunda bir inanç sahibi olamayacakları için, mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar.

     “Güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya “bilim tek rehberdir” derler ve “rüyada mıyız?” veya “birileri bize sahte dünya algılattırıyor olamaz mı?” sorularına “hayır” cevabını verirler ama bize sahte dünya algılattırılmadığının hiçbir bilimsel kanıtı olmadığının farkında olmazlar!

     Gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını, aksi gösterilmediği için ihtimal olarak görmeliler ama bu ihtimali vermeleri de bilime güvenmemelerini gerektirir. Çünkü ateizm savunucuları, bizim gibi, her şeyi Allah’ın yarattığı/algılattırdığı inancına sahip olmadıkları için söz konusu ihtimal, onlar için çok farklı ihtimalleri de getirir.

     Ateizm savunucularına göre kendilerine farklı dünya algılattıran varlığın veya varlıkların kendilerine doğruyu, gerçeği algılattırması için hiçbir sebep olmaz; onlara göre algılattıran, Allah değildir. Öyleyse pek çok farklı niyette zeki varlık bunu yapabilir.

     Mesela ateizm savunucularına göre, çok gelişmiş zeki varlıkların, onları çok gelişmiş bilgisayar benzeri şeylere bağlayarak üzerlerinde psikolojik deneyler yapmamaları için hiçbir sebep yoktur. Bu, olması ateizme göre muhtemel zeki varlıkların yüzlerce, binlerce farklı amacı olabilir ama biz birkaç örnek seçelim ve düşünelim.

     Farklı fizik kanunlarının veya farklı olayların yaşandığı bir evrende olan bu zeki varlıklar, “acaba şöyle bir gezegen, yıldız sistemi, evren veya kanunlar olsaydı insanlar hangi düşüncelere sahip olurdu, o toplumlar en sonunda nasıl bir noktaya ulaşırdı?” diye merak edip onları denek olarak kullanabilirler. Ayrıca bütün bunları yapmaları için çok beklemeleri de gerekmez.  Belki zaman kavramları bile deneklere göre farklı olabilir; denekler bir ömür yaşarken onlar için birkaç saniye geçmiş olabilir, sonuçta bilgisayar benzeri şeylere bağlılar. Sonra tek yaptıkları, sonuçlara bakıp, bunlara göre kendi yollarını belirlemek olabilir. Bunlar biz müslümanlar için değil ama ateizm savunucuları için hep ihtimaldir, ihtimal olması da şarttır.

     Veya denek olan sadece seçilmiş 100 ya da 1000 kadar kişi olup, diğer insanlar programın parçası olabilir. Birçok kişi veya olay gerçek dünya tarihinden kopyalanmış, ama küçük farklılıklar olsa nasıl olur diye düşünülmüş olabilir. Belki de biyoloji, fizik ve kimya ile ilgili farklı özellikler belirleyip insanların nelere inanacağını, nasıl hareket edeceğini ve düşüneceğini araştırıyorlardır. Belki de deneklerin zannettiği gibi bir dünya tarihi hiç yaşanmadı ya da gerçek dünyada yaşananları biraz değiştirip hafızalarına yüklediler. Kendileriyle ilgili anıların hepsi de yüklenmiş anılar olabilir. Deneklere algılattırılan bu dünyada, insanlara bir şeyler algılattırmanın veya yüklemenin mümkün olmadığı tespit edilseydi bile gerçek dünyada bu mümkün olabilir. Her şey çok farklı olabilir, denekler bunu bilemez. Ya da ateizm savunucularına göre, kendilerine sahte dünya algılattırabilecek bu zeki varlıkların, laboratuvarda bilinç üretememeleri için bir sebep var mı? Ateizm savunucuları için, kendisine sahte dünya algılattırılan bu beynin veya benzeri şeyin, bu zeki varlıklar tarafından üretilememesi için sebep nedir ve kendilerinin o üretilmiş beyin veya benzeri şey olmaması için sebep nedir?

     Bana göre elbette böyle şeyler yok, bunlar çok saçma ve algıladığımız, bildiğimiz her şeyin sahte olması mümkün değil, çünkü ben Kur’an’a iman ediyorum. Müslümanlar zaten neye iman ettiklerini açık açık söylüyorlar, o yüzden bunları ihtimal olarak görmediklerinde çelişmezler. Ama ateizm savunucuları bunları hep ihtimal olarak görmelidir, “böyle bir şey yok” diyerek inkar ederlerse ‘kendilerine gerçeklikten farklı bir dünyanın algılatılmadığı’ şeklindeki deney ve gözlem ile elde edilmemiş bir görüşü kabul ederek çelişirler. Çünkü onlar “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek güvenilir bilgi kaynağıdır, tek rehberdir” diyordu. “Böyle bir şey yok” diyen ateizm savunucularına “nereden biliyorsun?” diye sorabilirsiniz.

     Burada anlattıklarımdan çok farklı örnekler de verilebilir. Ayrıca  algılamalarına aracı yapılan şey, bilgisayardan çok farklı olan bilemeyecekleri bir şey bile olabilir ya da “beyin/algılayan” dedikleri şey, tahmin edemeyecekleri yapıda bir şey olabilir, bilemezler. Ateizm savunucuları, algılattıranın, algılatılan doğayı/evreni inceleyenleri doğruya yöneltmeyi dileyen Allah olduğunu kabul etmezler. Bu yüzden onlara göre algılattıran varlık veya varlıklar, onları deney veya daha başka amaçlarla kullanan ve sahte bir dünya algılattıran varlıklar olabilir. Öyleyse ateizm savunucuları için bilimi değerli görmenin ve ona güvenmenin hiçbir mantığı olamaz.  

     “Bilim” dediğimiz alanın onlar için değerli, kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren ve faydalı olması için hiçbir sebep yoktur. Öyleyse bilim nasıl rehberleri olacak? Ateizm savunucularının düşünceleri, kendi içinde çelişmektedir. Bu ve diğer birçok konu üzerinde derin bir şekilde düşünülmediği için fark edilmiyor olabilir ama aklımızı kullanarak ateizmin kabüllerini ciddi şekilde incelediğimizde şu gerçeği anlıyoruz; ateizm bilim karşıtlığıdır. Bilime güvenmek için tek yol, yarattıklarını/algılattırdıklarını inceleyenleri doğruya iletmeyi dileyen ve tek olan Allah’a iman etmektir. Bilimin, evrenin kendisinin araştırmaya değer olduğunu düşünen (monoteist) dindarlar tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiş bir disiplin olması, elbette tesadüf değildir.


    Onur Mustafa Ezber

  • Bilimsel Araştırma

    BİLİMİN İNSANLARA FAYDALI OLMASINI SAĞLAYAN, BİLİMİN KENDİSİ DEĞİLDİR

    881 kere okundu



    Bilim, bize ahlaki konularda rehberlik sağlamaz. Doğa bilimleriyle ilgilenerek atomun nasıl parçalanacağını öğrenebiliriz. Ama doğa bilimleri bize “şimdi bu bilgilerden yararlanarak bir bomba yapıp o bombayı Hiroşima ve Nagazaki’deki masum insanların üzerine atmayın” demez.

    Veya bilim bize, “daha verimli ve net bilimsel sonuçlar elde etmek için Hitler Almanyası’nda Doktor Josef Mengele’nin yaptığı gibi insanlar üzerinde korkunç tıbbî deneyler yapmayın” demez.

    Doktor Josef Mengele’nin insanlar üzerinde yaptığı korkunç deneyler, bilim adına müthiş bir ilerleme olarak görülüyordu. Çünkü deneyler doğrudan insanlar üzerinde yapılıyordu. Bilimin dışında güvenilir bir bilgi kaynağı olmadığını ve insanlığı geliştirecek olanın sadece bilim olduğunu düşünen biri, elbette bu deneyleri insanlığın gelişmesi için çok yararlı bulacaktır.

    Hatta bugün, Doktor Mengele’nin deneylerinin, nelere faydalı olduğunu anlatanlar mevcut. Bu zihniyete sahip olanlar, insanlık için elbette büyük bir tehlikedir.

    Doktor Mengele, ekibiyle, deneyleri için işe yarayacağını düşündüğü insanları seçiyor, diğerlerini ise gaz odalarında öldürülmeye gönderiyordu. Dr. Mengele’nin ve diğer doktorların deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü ve ciddi şekilde sakat bırakıldı. Burada, en azından bilgi amacıyla çok ağır olmayan bazı fotoğrafları görebilirsiniz; https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/gallery/nazi-medical-experiments-photographs

    Dr. Mengele, özellikle ikizler üzerinde çalışmaya önem veriyordu. İkizlerden birinin kanını ve organlarını diğerine naklettiği ve bazılarını öldürerek iç organlarını detaylı şekilde incelediği bilinmektedir.

    Göz renginin kalıtsal olarak değiştirilip değiştirilmeyeceğini ölçmek için esirlerin gözleri üzerinde acı verici işlemler yaptı. O insanların büyük kısmı elbette kör oldu. Deneyde artık işe yaramayacağını düşündüklerini zaten gaz odalarında ölüme gönderiyorlardı.

    İnsanların basınca ne kadar dayanabileceğini ölçmek için denek olarak kullandıkları insanları basınç odasına sokuyor ve iç organları patlayana kadar basınç uyguluyorlardı.

    İnsanların soğuğa ne kadar dayanabileceğini ölçmek için içi buz dolu küvete sokuyorlar ve ölene kadar bekletiyorlardı. Deneyi yapan doktorlar, bütün sonuçları titizlikle kaydediyordu.

    Çocuklara ciddi hastalıkların mikroplarını enjekte ederek ne kadar dayanabileceklerini ölçtüler. Yaptıkları araştırmaların sonuçlarını diğer bilim insanlarına da gönderdiler.

    Deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü veya ciddi şekilde sakat bırakıldı. Bu korkunç deneylerin tamamını, detaylarını ve sağ kurtulan çocukların anlattıklarını burada aktarmayacağım dileyenler araştırabilir.

    ***

    Bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen ilaçlar, bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen binbir çeşit silahı görmemize engel olan at gözlüğü işlevi görmemeli. İlaç, bize faydalı olmasını istediğimiz bir şey, yapılanları göremeyecek kadar şuursuzlaştıran bir şey değil.

    Bilimi tek başına gelişmenin kaynağı olarak görmek, bilimsel bilgilerden yararlanılarak silah üretilmesini de gelişmenin parçası olarak görmektir. Bilimden istifade edilerek üretilen ilacı sana satıyor olmaları, yine bilimden istifade edilerek üretilen kimyasal silahı diğer bir insanın öldürülmesi için karşı tarafa satmalarına engel olmuyor.

    Bilim yaptıktan sonra geliştirilen teknolojiyle insanlığın bir bölümüne (maddi imkanı olanlara, sömürülmeyenlere) fayda sağlandı, fakat dikkat ederseniz insanlığın daha büyük bölümüne ve hatta diğer canlılara ise büyük acılar ve yıkım getirdi. 1. ve 2. Dünya Savaşı su tabancasıyla yapılmamıştı.

    Teknoloji, teknolojiyle öldürülmediğin ve sömürülmediğin kadar istifade ettiğin bir şey. Şu anda, zengin ile fakirin hayatı arasında, daha fazla fark oluşturan bir şey.

    İnsanlara acı ve yıkım getirecek zararlı üretimlerin yapılmamasını ancak din emreder, bilim değil.

    Bilim aracılığıyla sahip olduğumuz şey, bilgidir; doğayla ilgili bilgi. Öğrenilen bilgilerin ve bu bilinenlerle yapılacak üretimlerin insanlara zarar vermeyecek şekilde yönlendirilmesini emreden, dindir (İslam). Masum insanlara zarar vermeyi yasaklayan, yardımlaşmayı ve iyiliği emreden her Kur’an ayeti, Müslümanları, insanlığa sadece zararsız üretim yapmaya mecbur eder.

    “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…” (Mâide Suresi, 32)

    “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.” (Fussilet Suresi 34-35)

    “Onlar, bollukta da darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah, muhsinleri/iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân Suresi, 134)

    “Onların mallarında dilenip isteyen ve mahrum olan için de bir hak vardı.” (Zariyat Suresi, 19)

    Bugün, bilimden istifade edilerek üretilen silahlarla masum insanlar öldürülüyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, bu silahlar satılarak çok büyük paralar zaten kazanılıyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, yine bilimin ortaya koyduğu bazı verilerden istifade edilerek geliştirilen fabrikalarda, insanları bağımlı yapıp mahveden sigaralar çok daha hızlı üretilerek para kazanılıyor. Silah ve sigara dışındaki örnekleri vermeyi size bırakıyorum.

    Kazanç elde etmek için sadece yararlı olanı üretmek gerekli değil. Bilim de bize, neden insanlar için sadece yararlı olanı üretmemiz gerektiğini söylemiyor; onu söyleyen, bilimden farklı bir kaynak.

    Yeterli parası olanlar, şimdi bilimin getirdiği teknoloji sayesinde şahane bir cep telefonu kullanıyor diye Afrika’daki insanlar her gün parti yapmıyor; Onlar, kaynakları yetersiz olduğu için veya yetenekleri olmadığı için değil, “medeni” denilenlerin teknolojiden de yararlanarak yaptıkları sömürüler yüzünden ölüyorlar.

    Bilimin insanlara faydalı olmasını sağlayan şey, bilimin kendisi değildir; ahlaktır. Kişinin her şartta güzel ahlaklı olmasını emreden ise dindir (İslam).

    Bu konuyu anlatmak için hazırladığım video burada; youtube.com/watch?v=VPxCAi_xT6I

    Onur Mustafa Ezber