• Bilim ve Yaratılış

    “GALAKSİ KÜMESİ” Mİ DEMEK İSTERSİNİZ, “TELESKOP” MU?

    1.818 kere okundu
    Credit: NASA; ESA; L. Bradley (Johns Hopkins University); R. Bouwens (University of California, Santa Cruz); H. Ford (Johns Hopkins University); and G. Illingworth (University of California, Santa Cruz)

    Kütlesi olan (elbette biz de dahil) her şeyin uzay-zamanı büktüğünü az çok herkes biliyordur artık. Gezegenimizde tam Güneş tutulmasının gerçekleşebilmesi nimetinden istifade edilerek kütlenin uzay-zamanı büktüğünün 1 asır önce ispat edildiğini daha önce detaylı anlatmıştım. Bir galaksi kümesi ise tahmin edeceğiniz gibi, bu bükmeyi Güneş’ten daha çok yapar. Çünkü bir kümenin içindeki onlarca veya yüzlerce galaksi, onlara göre zerre kadar kalan Güneş’ten daha çok kütleye sahiptir.

    Galaksi kümelerinin toplam kütleleri çok büyük olduğu için ışığı bükerek bir mercek gibi odaklarlar. Buna “kütle çekimsel mercek etkisi” deniyor. Bizler bu etki aracılığıyla, bu kümenin arkasında bulunan ve elimizdeki imkânlarla göremeyeceğimiz kadar uzakta olan galaksileri görebilir oluruz. Sonuç olarak galaksi kümeleri adeta dev bir mercek gibi davranmış, teknoloji ile asla elde edemeyeceğimiz büyüklükte (muazzam) bir teleskop görevi görmüş olur.

    Takip edenler bilir; bilim insanları bazen çok uzakta galaksi keşfettiklerini açıklarlar. İşte bu galaksilerin büyük kısmı, bahsettiğim bu kütle çekimsel mercek etkisi vesilesiyle keşfedilmiştir. İncelediğimiz kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin -bizce- soluk ışıkları, bu kümenin kütle çekimiyle bize (gözlemciye) odaklanıyor ve dikkatli inceleyenler o çok uzak galaksileri, şekilleri biraz farklılaşmış olsa da görebiliyor.

    Bu mercek etkisi olmasaydı, günümüzde keşfetmiş olduğumuz çok uzak galaksilerin büyük kısmını göremeyeceğimiz ifade ediliyor. Mesela kütle çekimsel mercek etkisiyle tespit edilen galaksilerden birine örnek, A1689-zD1’dir (2008 yılında). A1689-zD1 ile aramızda kalan Abell 1689 (fotoğraftaki) galaksi kümesinin kütle çekimi sebebiyle, A1689-zD1 adlı galaksiyi görebilir ve inceleyebilir durumda olduk.

    Uzak (doğal olarak evrenin geçmişini gösteren) galaksileri görebilmemiz, evrenin yaratılış anına yakın dönemleri inceleyebilmemiz için büyük önem taşıyor. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız seçebileceğiniz ince ve eğri ışıklar, bize yaklaşık 2.3 milyar ışık yılı uzaklıkta olan Abell 1689 isimli bu kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin, mercek etkisi aracılığıyla bize ulaştırılan görüntüleridir.

    Daha önce süpernovaların, nötron yıldızlarının, Ay’ın, Güneş tutulmasının, Merih’in, Merkür’ün, Venüs’ün (sera etkisi örneğini hatırlayın), Jüpiter’in ve diğer gezegen ve yıldızların nasıl bizlere hem bilgi edinme anlamında, hem de fiziksel anlamda nimet kılındığından bahsetmiştim. Galaksi kümeleri aracılığıyla meydana gelen bu büyük etki de bir bilgi edinme aracı olarak bizlere sunulmuş bir nimettir. Her araştırmayla, evrendeki her detayın insanlara sunulmuş bir güzellik ve imkân olduğu, insanlar için daha da net açığa çıkar olmaktadır.

    “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13)

    “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.” (Lokman Suresi, 20)

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Düşünce

    ATEİZM NEDEN BİLİM KARŞITLIĞIDIR?

    989 kere okundu


    Bölümler:

    Algılamamız Üzerine…

    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

    İhtimal Verme Zorunluluğu

    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?


    Algılamamız Üzerine…

     Ateizm savunucuları, Tanrı’ya ve dine inanmadıklarını ifade ederler. Bu kabulleriyle çelişmemek için de her konuya bakışlarını, buna göre şekillendirmeleri gerekir. Bunu tam olarak yapamasalar da, kendileriyle çeliştiklerinin çoğu zaman farkında olamasalar da bazı sloganları tekrar ederek belli bir izlenim bırakmaya çalışırlar. Bu sloganları arasında “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek rehberdir” vardır.

     Daha önce bu, kendi içinde bile çelişen ifadeleri savunanların, tutarlı olurlarsa ne gibi sonuçlara ulaşacağı, düşünen insanlar tarafından defalarca gösterildi. Ben de bu yazıda, ateizmin aslında neden bilim karşıtlığı olduğunu, algılamamız üzerinde durarak gösteriyorum. Ateizmin, bilim karşıtlığı olduğunu anlamak için elbette sadece bu konu üzerinde düşünmemiz gerekmediği gibi, bu konuyu anlatmak için bu kadar uzun bir yazıya da gerek yok. Burada anlattığımı 5-6 cümleyle de özetleyebilirdim ama hangi sonuçlara adım adım nasıl ulaştığımı gösterebilmek ve bir eleştiri gelirse tam hangi noktada eleştirildiğimi sorabilmek için ayrıntılı bir anlatım yapmak istedim.


    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

     Ateizm savunucuları “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya diğer bir ifadeyle “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir” demeleri sebebiyle, bir ifadenin doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilmeleri ve onu inançtan ayrı değerlendirebilmeleri için, o ifadenin doğru veya yanlış olduğuna dair deney ve gözleme dayanan, bilimsel bir delil göstermeleri gerekir.

     Eğer doğruluğuna veya yanlışlığına dair bilimsel delil gösteremiyorlarsa, “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir”, “tek rehber bilimdir” sloganlarıyla çelişmemeleri için onun doğruluğuna da yanlışlığına da ihtimal vermeleri gerekir.

      Çünkü delil gösteremedikleri halde o bilgi için “yanlış” deyip doğruluğuna ihtimal vermiyorlarsa, onlar aslında inanç sahibi insanlar demektir; o bilginin doğru olmadığına inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Tersi de olabilir; bir bilginin doğru olduğuna inanıyor da olabilirler.

     Bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır.

    * Bir kabulün inanç seviyesinde kalması, elbette onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Bununla beraber, bir kişi, başkalarının şahit olmadığı veya şahit olsa da kabul etmediği delillere şahit olduysa, ilgili kabulü, inanç seviyesinden çıkıp kendisi için kesin doğru olabilir, başka kimse kabul etmese de, bu ayrı konu.


    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

     “Bilim” dediğimiz disiplin ile elde edilen bilgilerin kendilerine doğruyu gösterdiğine emin olmaları için, algılarının kendilerini yanıltmadığına veya doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları gerekir.

     Doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları için de, çeşitli amaçlarla çok gelişmiş bilgisayarlara ya da benzeri şeylere bağlanmış, gerçeklikten farklı dünya algılattırılan varlıklar olmadıklarına emin olmaları gerekir.

    * Bu yazıda “dünya” kelimesini kullandığım yerlerde, doğayı/evreni, algılanabilen her şeyi kastediyorum.

     Algıladıkları algılattırılan şeyler ise, “algılıyorum” dedikleri şeylerin tamamı kendilerine algılattırılan şeyler olur zaten.  Bilim, insanlara sahte dünya algılattırıldığını gösterebilir mi? Bilmem, bunun üzerine düşünülüp kafa yorulabilir ama konu bu değil. Konu, bilimin onlara sahte dünya algılattırılmadığını gösterebilip, gösteremeyeceği ile ilgili.

    Bir gün kendilerine sahte dünya algılattırıldığını fark edip bir yolunu bularak “gerçek” dedikleri bir dünyada uyansalar bile, “gerçek” dedikleri dünyada algıladıkları dahil hepsi aslında kendilerine algılattırılan şeyler olabilir. Yani “artık uyandık içimiz rahat olsun, bundan sonra bize kimse algılattırmıyor” diyemezler, bunu ispat edemezler; sadece buna inanabilirler. Kendilerine gerçeklikten farklı bir dünya algılattırılmadığını asla deney ve gözlem ile, bilim ile gösteremezler.

     “Deney ve gözlem” dediğimiz yöntemler de yine kendilerine algılattırılması muhtemel dünyanın içinde kullanacakları yöntemler olur. Bilim, kendilerine asla sahte dünya algılattırılmadığını gösteremez; kendilerine sadece algılattırılması muhtemel dünyanın içinde belirlenmiş kuralları, olayları gösterir.


    İhtimal Verme Zorunluluğu

     Bilim, kendilerine sahte dünya algılattırılmadığını asla  gösteremediğine göre, yukarıda da belirttiğim gibi, “güvenilir tek rehber bilimdir” diyen ateizm savunucuları, gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını ihtimal olarak görmek durumundalar.

     Eğer aksini gösteren delil olmadığı halde bunu bir ihtimal olarak görmüyorlarsa, o halde onlar inanç sahibi insanlar demektir; gerçeklikten farklı bir dünya algılamadıklarına çok güçlü bir şekilde inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Bu ise, kendi kabulleriyle çelişmeleri anlamına gelir. Çelişmemek için mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar; “gerçek dünyayı da algılıyor olabiliriz, bize algılattırılan gerçek olmayan dünyayı da” demeleri gerekecektir.

     Hatırlayalım; bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır. Kısacası; insanlar bir şeyi öyle kabul etmek istiyor diye, o şey öyle demek değildir.

     Kendileriyle çelişmemek için bu ikisine de ihtimal vermek zorunda olduklarına göre, “bilim” dediğimiz alan hakkında nasıl düşünmek durumunda olduklarını inceleyelim. Ama ondan hemen önce, bu konuyu benim gibi müslümanların bakış açısına göre de incelemek istiyorum.


    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Bizim için gerçeklik nedir? Önce bunu düşünmeliyiz. Biz her detayı zaten Allah’ın var ettiğine iman ediyoruz, bunu açıkça söylüyoruz. Allah bizim esas zihnimizi bu boyuttan farklı bir boyutta tutup bu hayatta algıladığımız her şeyi o zihnimize algılattırsa ne fark eder, zihnimizi öyle farklı boyutta var etmeden doğrudan bu beynimize algılattırsa ne fark eder? İkisi de bizim için aynı değil mi? Sonuçta bunların hepsini yaratan/algılattıran Allah ve imanımıza göre Allah, bunlar üzerinde düşündüklerimizden ve bunlarla yaptıklarımızdan bizi sorumlu tutacak. Dünya hayatı geçici, ama geçici olması, algıladıklarımızın sahte ve yanlış bilgi verici olduğu anlamına gelmez bizim için.

     Dolayısıyla, eğer başka bir boyutta şu an algıladığımız her şeyin kendisine algılattırıldığı bir zihnimiz varsa ve o zihnimizin bulunduğu boyuttan farklı veya belki daha az detaylara sahip dünyayı algılıyorsak da, hiç öyle bir zihnimiz olmadan doğrudan sadece bu beynimizle algılıyorsak da fark etmez; iki durumu da yaratan, her şeyin sahibi/yaratıcısı olan Allah’tır.

     Algılattıranın Allah olduğu bildiğimiz için, dünyaların farklı olmasının, algıladığımız dünyadakileri incelememizin bizi yanıltacağı anlamına gelmeyeceğini biliriz. Farklı bir dünya algılıyorsak, imanımıza göre onu bize algılattıran da sadece Allah olacağı için canlıları, evreni, fizik kurallarını incelememiz, kısacası bilim ile ilgilenmemiz bizi yine doğruya iletecektir, faydalı olacaktır.

     Öyleyse 2 durumda da bilime bakışımız değişmez; bilim bizim için kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren bir alan olacaktır. Çünkü bize göre bütün varlıklar, onları incelediğimizde bize doğruyu gösteriyordur. Allah bize farklı bir dünya algılatıyorsa, bu sadece başka bir boyuttakinden farklı veya belki daha az detaylara sahip bir dünya olabilir. Ama bu algılatılan dünya, imanımıza göre kesinlikle, kendisini inceleyeni doğru bilgiden saptırıcı, aldatıcı bir dünya olmayacaktır. İncelemelerimiz bizi yine doğruyu anlamaya, Allah’ın yaratma sanatını öğrenmeye yönlendirecektir.

     Şunu da akılda tutalım; bilimsel konularda acele edişlerimiz sebebiyle yanlış sonuçlara varabiliriz ama bu, algıladıklarımızın yanıltması anlamına gelmiyor. Yanlış sonuca varmamız; acele etmemiz, sabretmememiz sebebiyle yaptığımız yanlış yorumlarla kendi kendimizi yanlış sonuca yönlendirmemiz anlamına gelir. Kişilerin kendilerini yanıltmaları ile algıladıklarının onları yanıltması durumunu birbirine karıştırmamalıyız. Sonuçta sabredip doğayı/evreni incelememiz bizi doğru bilgiye yönlendiriyor.

     Allah birçok Kur’an ayetinde canlıların, yerin ve göklerin yaratılışında düşünen insanlar için deliller olduğunu bildirmektedir. Bakara Suresinin 164., Âl-i İmrân Suresinin 190., Ra’d Suresinin 2-3 ve 4., Casiye Suresinin 13. ayeti, bahsettiğim ayetlere verebileceğim örneklerdir. Demek ki bizim inandığımız Allah, yarattıkları/algılattırdıkları üzerinde düşünenleri doğruyu anlamaya yönlendirendir. Öyleyse her 2 durumda da bilim bizim için kıymetlidir, doğayı/evreni incelemek bizi doğru bilgiye yönlendirir ve asla aldatmaz.


    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Şimdi de ateizm savunucularının açısından düşünelim. Hatırlayalım; Ateizm savunucuları “tek rehber bilimdir” demeleri sebebiyle, gerçeğinden farklı bir dünya algılattırılıp algılattırılmadığı konusunda bir inanç sahibi olamayacakları için, mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar.

     “Güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya “bilim tek rehberdir” derler ve “rüyada mıyız?” veya “birileri bize sahte dünya algılattırıyor olamaz mı?” sorularına “hayır” cevabını verirler ama bize sahte dünya algılattırılmadığının hiçbir bilimsel kanıtı olmadığının farkında olmazlar!

     Gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını, aksi gösterilmediği için ihtimal olarak görmeliler ama bu ihtimali vermeleri de bilime güvenmemelerini gerektirir. Çünkü ateizm savunucuları, bizim gibi, her şeyi Allah’ın yarattığı/algılattırdığı inancına sahip olmadıkları için söz konusu ihtimal, onlar için çok farklı ihtimalleri de getirir.

     Ateizm savunucularına göre kendilerine farklı dünya algılattıran varlığın veya varlıkların kendilerine doğruyu, gerçeği algılattırması için hiçbir sebep olmaz; onlara göre algılattıran, Allah değildir. Öyleyse pek çok farklı niyette zeki varlık bunu yapabilir.

     Mesela ateizm savunucularına göre, çok gelişmiş zeki varlıkların, onları çok gelişmiş bilgisayar benzeri şeylere bağlayarak üzerlerinde psikolojik deneyler yapmamaları için hiçbir sebep yoktur. Bu, olması ateizme göre muhtemel zeki varlıkların yüzlerce, binlerce farklı amacı olabilir ama biz birkaç örnek seçelim ve düşünelim.

     Farklı fizik kanunlarının veya farklı olayların yaşandığı bir evrende olan bu zeki varlıklar, “acaba şöyle bir gezegen, yıldız sistemi, evren veya kanunlar olsaydı insanlar hangi düşüncelere sahip olurdu, o toplumlar en sonunda nasıl bir noktaya ulaşırdı?” diye merak edip onları denek olarak kullanabilirler. Ayrıca bütün bunları yapmaları için çok beklemeleri de gerekmez.  Belki zaman kavramları bile deneklere göre farklı olabilir; denekler bir ömür yaşarken onlar için birkaç saniye geçmiş olabilir, sonuçta bilgisayar benzeri şeylere bağlılar. Sonra tek yaptıkları, sonuçlara bakıp, bunlara göre kendi yollarını belirlemek olabilir. Bunlar biz müslümanlar için değil ama ateizm savunucuları için hep ihtimaldir, ihtimal olması da şarttır.

     Veya denek olan sadece seçilmiş 100 ya da 1000 kadar kişi olup, diğer insanlar programın parçası olabilir. Birçok kişi veya olay gerçek dünya tarihinden kopyalanmış, ama küçük farklılıklar olsa nasıl olur diye düşünülmüş olabilir. Belki de biyoloji, fizik ve kimya ile ilgili farklı özellikler belirleyip insanların nelere inanacağını, nasıl hareket edeceğini ve düşüneceğini araştırıyorlardır. Belki de deneklerin zannettiği gibi bir dünya tarihi hiç yaşanmadı ya da gerçek dünyada yaşananları biraz değiştirip hafızalarına yüklediler. Kendileriyle ilgili anıların hepsi de yüklenmiş anılar olabilir. Deneklere algılattırılan bu dünyada, insanlara bir şeyler algılattırmanın veya yüklemenin mümkün olmadığı tespit edilseydi bile gerçek dünyada bu mümkün olabilir. Her şey çok farklı olabilir, denekler bunu bilemez. Ya da ateizm savunucularına göre, kendilerine sahte dünya algılattırabilecek bu zeki varlıkların, laboratuvarda bilinç üretememeleri için bir sebep var mı? Ateizm savunucuları için, kendisine sahte dünya algılattırılan bu beynin veya benzeri şeyin, bu zeki varlıklar tarafından üretilememesi için sebep nedir ve kendilerinin o üretilmiş beyin veya benzeri şey olmaması için sebep nedir?

     Bana göre elbette böyle şeyler yok, bunlar çok saçma ve algıladığımız, bildiğimiz her şeyin sahte olması mümkün değil, çünkü ben Kur’an’a iman ediyorum. Müslümanlar zaten neye iman ettiklerini açık açık söylüyorlar, o yüzden bunları ihtimal olarak görmediklerinde çelişmezler. Ama ateizm savunucuları bunları hep ihtimal olarak görmelidir, “böyle bir şey yok” diyerek inkar ederlerse ‘kendilerine gerçeklikten farklı bir dünyanın algılatılmadığı’ şeklindeki deney ve gözlem ile elde edilmemiş bir görüşü kabul ederek çelişirler. Çünkü onlar “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek güvenilir bilgi kaynağıdır, tek rehberdir” diyordu. “Böyle bir şey yok” diyen ateizm savunucularına “nereden biliyorsun?” diye sorabilirsiniz.

     Burada anlattıklarımdan çok farklı örnekler de verilebilir. Ayrıca  algılamalarına aracı yapılan şey, bilgisayardan çok farklı olan bilemeyecekleri bir şey bile olabilir ya da “beyin/algılayan” dedikleri şey, tahmin edemeyecekleri yapıda bir şey olabilir, bilemezler. Ateizm savunucuları, algılattıranın, algılatılan doğayı/evreni inceleyenleri doğruya yöneltmeyi dileyen Allah olduğunu kabul etmezler. Bu yüzden onlara göre algılattıran varlık veya varlıklar, onları deney veya daha başka amaçlarla kullanan ve sahte bir dünya algılattıran varlıklar olabilir. Öyleyse ateizm savunucuları için bilimi değerli görmenin ve ona güvenmenin hiçbir mantığı olamaz.  

     “Bilim” dediğimiz alanın onlar için değerli, kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren ve faydalı olması için hiçbir sebep yoktur. Öyleyse bilim nasıl rehberleri olacak? Ateizm savunucularının düşünceleri, kendi içinde çelişmektedir. Bu ve diğer birçok konu üzerinde derin bir şekilde düşünülmediği için fark edilmiyor olabilir ama aklımızı kullanarak ateizmin kabüllerini ciddi şekilde incelediğimizde şu gerçeği anlıyoruz; ateizm bilim karşıtlığıdır. Bilime güvenmek için tek yol, yarattıklarını/algılattırdıklarını inceleyenleri doğruya iletmeyi dileyen ve tek olan Allah’a iman etmektir. Bilimin, evrenin kendisinin araştırmaya değer olduğunu düşünen (monoteist) dindarlar tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiş bir disiplin olması, elbette tesadüf değildir.


    Onur Mustafa Ezber

  • Uncategorized

    BİLİMİN İNSANLARA FAYDALI OLMASINI SAĞLAYAN, BİLİMİN KENDİSİ DEĞİLDİR

    606 kere okundu



    Bilim, bize ahlaki konularda rehberlik sağlamaz. Doğa bilimleriyle ilgilenerek atomun nasıl parçalanacağını öğrenebiliriz. Ama doğa bilimleri bize “şimdi bu bilgilerden yararlanarak bir bomba yapıp o bombayı Hiroşima ve Nagazaki’deki masum insanların üzerine atmayın” demez.

    Veya bilim bize, “daha verimli ve net bilimsel sonuçlar elde etmek için Hitler Almanyası’nda Doktor Josef Mengele’nin yaptığı gibi insanlar üzerinde korkunç tıbbî deneyler yapmayın” demez.

    Doktor Josef Mengele’nin insanlar üzerinde yaptığı korkunç deneyler, bilim adına müthiş bir ilerleme olarak görülüyordu. Çünkü deneyler doğrudan insanlar üzerinde yapılıyordu. Bilimin dışında güvenilir bir bilgi kaynağı olmadığını ve insanlığı geliştirecek olanın sadece bilim olduğunu düşünen biri, elbette bu deneyleri insanlığın gelişmesi için çok yararlı bulacaktır.

    Hatta bugün, Doktor Mengele’nin deneylerinin, nelere faydalı olduğunu anlatanlar mevcut. Bu zihniyete sahip olanlar, insanlık için elbette büyük bir tehlikedir.

    Doktor Mengele, ekibiyle, deneyleri için işe yarayacağını düşündüğü insanları seçiyor, diğerlerini ise gaz odalarında öldürülmeye gönderiyordu. Dr. Mengele’nin ve diğer doktorların deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü ve ciddi şekilde sakat bırakıldı. Burada, en azından bilgi amacıyla çok ağır olmayan bazı fotoğrafları görebilirsiniz; https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/gallery/nazi-medical-experiments-photographs

    Dr. Mengele, özellikle ikizler üzerinde çalışmaya önem veriyordu. İkizlerden birinin kanını ve organlarını diğerine naklettiği ve bazılarını öldürerek iç organlarını detaylı şekilde incelediği bilinmektedir.

    Göz renginin kalıtsal olarak değiştirilip değiştirilmeyeceğini ölçmek için esirlerin gözleri üzerinde acı verici işlemler yaptı. O insanların büyük kısmı elbette kör oldu. Deneyde artık işe yaramayacağını düşündüklerini zaten gaz odalarında ölüme gönderiyorlardı.

    İnsanların basınca ne kadar dayanabileceğini ölçmek için denek olarak kullandıkları insanları basınç odasına sokuyor ve iç organları patlayana kadar basınç uyguluyorlardı.

    İnsanların soğuğa ne kadar dayanabileceğini ölçmek için içi buz dolu küvete sokuyorlar ve ölene kadar bekletiyorlardı. Deneyi yapan doktorlar, bütün sonuçları titizlikle kaydediyordu.

    Çocuklara ciddi hastalıkların mikroplarını enjekte ederek ne kadar dayanabileceklerini ölçtüler. Yaptıkları araştırmaların sonuçlarını diğer bilim insanlarına da gönderdiler.

    Deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü veya ciddi şekilde sakat bırakıldı. Bu korkunç deneylerin tamamını, detaylarını ve sağ kurtulan çocukların anlattıklarını burada aktarmayacağım dileyenler araştırabilir.

    ***

    Bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen ilaçlar, bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen binbir çeşit silahı görmemize engel olan at gözlüğü işlevi görmemeli. İlaç, bize faydalı olmasını istediğimiz bir şey, yapılanları göremeyecek kadar şuursuzlaştıran bir şey değil.

    Bilimi tek başına gelişmenin kaynağı olarak görmek, bilimsel bilgilerden yararlanılarak silah üretilmesini de gelişmenin parçası olarak görmektir. Bilimden istifade edilerek üretilen ilacı sana satıyor olmaları, yine bilimden istifade edilerek üretilen kimyasal silahı diğer bir insanın öldürülmesi için karşı tarafa satmalarına engel olmuyor.

    Bilim yaptıktan sonra geliştirilen teknolojiyle insanlığın bir bölümüne (maddi imkanı olanlara, sömürülmeyenlere) fayda sağlandı, fakat dikkat ederseniz insanlığın daha büyük bölümüne ve hatta diğer canlılara ise büyük acılar ve yıkım getirdi. 1. ve 2. Dünya Savaşı su tabancasıyla yapılmamıştı.

    Teknoloji, teknolojiyle öldürülmediğin ve sömürülmediğin kadar istifade ettiğin bir şey. Şu anda, zengin ile fakirin hayatı arasında, daha fazla fark oluşturan bir şey.

    İnsanlara acı ve yıkım getirecek zararlı üretimlerin yapılmamasını ancak din emreder, bilim değil.

    Bilim aracılığıyla sahip olduğumuz şey, bilgidir; doğayla ilgili bilgi. Öğrenilen bilgilerin ve bu bilinenlerle yapılacak üretimlerin insanlara zarar vermeyecek şekilde yönlendirilmesini emreden, dindir (İslam). Masum insanlara zarar vermeyi yasaklayan, yardımlaşmayı ve iyiliği emreden her Kur’an ayeti, Müslümanları, insanlığa sadece zararsız üretim yapmaya mecbur eder.

    “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…” (Mâide Suresi, 32)

    “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.” (Fussilet Suresi 34-35)

    “Onlar, bollukta da darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah, muhsinleri/iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân Suresi, 134)

    “Onların mallarında dilenip isteyen ve mahrum olan için de bir hak vardı.” (Zariyat Suresi, 19)

    Bugün, bilimden istifade edilerek üretilen silahlarla masum insanlar öldürülüyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, bu silahlar satılarak çok büyük paralar zaten kazanılıyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, yine bilimin ortaya koyduğu bazı verilerden istifade edilerek geliştirilen fabrikalarda, insanları bağımlı yapıp mahveden sigaralar çok daha hızlı üretilerek para kazanılıyor. Silah ve sigara dışındaki örnekleri vermeyi size bırakıyorum.

    Kazanç elde etmek için sadece yararlı olanı üretmek gerekli değil. Bilim de bize, neden insanlar için sadece yararlı olanı üretmemiz gerektiğini söylemiyor; onu söyleyen, bilimden farklı bir kaynak.

    Yeterli parası olanlar, şimdi bilimin getirdiği teknoloji sayesinde şahane bir cep telefonu kullanıyor diye Afrika’daki insanlar her gün parti yapmıyor; Onlar, kaynakları yetersiz olduğu için veya yetenekleri olmadığı için değil, “medeni” denilenlerin teknolojiden de yararlanarak yaptıkları sömürüler yüzünden ölüyorlar.

    Bilimin insanlara faydalı olmasını sağlayan şey, bilimin kendisi değildir; ahlaktır. Kişinin her şartta güzel ahlaklı olmasını emreden ise dindir (İslam).

    Bu konuyu anlatmak için hazırladığım video burada; youtube.com/watch?v=VPxCAi_xT6I

    Onur Mustafa Ezber

  • Uncategorized

    “ATEİSTİM” DİYEN BİRİ İÇİN NEDEN AHLAK YOKTUR? / ENSEST ÖRNEĞİ

    352 kere okundu

    1- “Ateistim” diyenler, güvenilir tek bilgi kaynağının bilim olduğunu ve bu yüzden bilimin her konuda kendilerine rehberlik yaptığını savunurlar.

    2- “Güvenilir tek bilgi kaynağı bilimdir” diyen birisi, bilimin dışında kalan hiçbir bilgi kaynağını güvenilir bulmayacak demektir.

    3- Bilim aracılığıyla elde edilmeyen bir bilgiye güvenir ve onu doğru kabul ederse, bu, “güvenilir tek bilgi kaynağı bilimdir” kabulüyle, yani kendi görüşüyle çelişir.

    4- Bilim bize, “kardeş evliliği yapmak, (çocuk olursa) gelecek nesillerin sağlığı için zararlıdır” der.

    5- Ama bilim bize, “insanlar sağlığa aykırı hiçbir karar almamalıdır” demez.

    6- Üstelik bu ilişki, kendi sağlıklarına zarar vermez; sadece çocuk olursa gelecek nesil için zararlı olabilir.

    7- Tekrar edelim; bilim bize, “insanlar gelecek nesillerin sağlığına aykırı hiçbir karar almamalıdır” demez.

    8- “İnsanlar gelecek nesillerin sağlığına aykırı hiçbir karar almamalıdır” görüşü, bilim dışı bir görüştür; felsefî bir görüştür, kişilerin hayata bakışıyla ilgilidir.

    9- Bilim, böyle bir ifadede bulunmadığı gibi, bu konuda farklı düşünen insanlar da olabilir.

    10- Bir devlet, sakat çocukların anne ve babalarına destek amaçlı ciddi miktarda para yardımı yapsa, o anne-baba hem o çocuğa bakıcı tutar, hem de ölene kadar bedava geçinir. Vaat edilen yardımın ölçüsü, kişinin kararını farklılaştırabilir.

    11- Çocuğunu öldüren anne-babalar olabildiğine göre, bazı kadın ve erkekler rahat yaşamak adına sakat çocuk yapmayı kalıcı bir iş olarak bile görebilir. Bu, onun hayat görüşüyle ilgilidir.

    12- Bir kadın, vicdanen sakat çocuk doğurmak istemiyorsa da bu, onun vicdanıyla ilgilidir; bilim ile ilgili değil. Vicdanının doğru söylediğini kabul eden birisi, “güvenilir tek bilgi kaynağı bilimdir” diyemez.

    13- Çocuğunu öldürme niyetinde olan anne veya baba, çocuğu sakat olsa bugün Türkiye’de aylık 4000 lira para alsa sizce onu öldürmeyi mi tercih ederdi yoksa bir şekilde sakat bırakmayı mı?

    14- “İnsanlar gelecek nesillerin sağlığına aykırı hiçbir karar almamalıdır” görüşüne katılmayanlara verilecek örnek elbette para alacak anne-baba örneği ile sınırlı olmaz. Mesela bazı insanlar, kendilerinin ölene kadar rahat/zengin/güçlü yaşaması gerektiğini düşünerek, gelecek nesillere zarar verecek maddeleri fazlasıyla üretip satabilir. Satıyorlar da.

    15- “İnsanlar gelecek nesillerin sağlığına aykırı hiçbir karar almamalıdır” denilebilmesi için, bilimin dışında kalan bir rehberin rehber edinilmesi gerekir.

    16- Dolayısıyla konunun sadece sağlıkla ilgili kısmına bakarsak bile, “güvenilir tek bilgi kaynağı bilimdir, doğruyu gösteren sadece bilimdir” diyen biri, “ensest ilişki yanlıştır” diyemez.

    17- Tekrar hatırlatmak gerekirse ensest ilişkinin bahsettiğimiz zararı, sadece çocuk yapıldığında, gelecek nesil için söz konusu. Eğer çocuk yapılmazsa, çocuk yapmamak için bugün çok kolay olan tedbirler alınırsa, ensest ilişkinin sağlığa zararı olmayacağı için “güvenilir tek bilgi kaynağı bilimdir” diyen birinin “ensest ilişki yanlıştır” demesi yine tam bir saçmalık ve çelişki olacaktır.

    18- Ayrıca ünlü ateizm savunuru Lawrence Krauss, Hamza Tzortzis ile yaptığı “Islam or Atheism – Which Makes More Sense?” başlıklı bir tartışmada, belli şartlar halledilirse ensesti yanlış görmeyeceğini ifade etmiştir. Çünkü aksini söylemenin çelişki olduğunun gösterileceğinin farkındaydı. “Ben ateistim” diyen herkes, ancak ahlakı reddettiği ölçüde tutarlı olabilir. Ancak “ateistim” diyen cahil kitlelerin tutarsızlığı, yüzeysel düşünen diğer kesimlerin, ateizmin ahlakı tamamen reddettiği gerçeğini anlamalarına engel oluyor. “Ateistim” diyen Lawrence Krauss’un ensest ile ilgili açıklamasını buradan dinleyebilirsiniz; youtube.com/watch?v=m_p5YXaxAJA

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Yaratılış

    ENFLASYONCU ÇOK-EVRENLER MODELİ / KAÇILAMAYAN GERÇEK; HASSAS AYAR / YARATILIŞ

    680 kere okundu

     Evrende insanın varlığına hizmet eden hassas ayarları inkâr etmek niyetiyle ortaya koyulabilecek bütün iddialar/varsayımlar eğer varlıkların yapısına, varlıkla uyumlu matematiğe/hesaplamalara, kısacası ‘gerçekliğe’ bağlı olarak çarpıtılmadan sınanacaksa, karşımıza çok daha büyük bir hassas ayarın var olacağı sonucu çıkar. Böyle bir sorgulamadan geçen her varsayım, çok daha büyük bir hassas ayarın var olacağını gösterdi.

     Washington State Üniversite’sinden matematik, fizik ve felsefe alanlarından mezup olup Notre Dame Üniversitesi’nde doktora çalışmasını felsefe alanında yapan Dr. Robin Collins, “God, Design and Fine-Tuning” (Tanrı, Tasarım ve İnce-Ayar) isimli makalesinde, çok-evrenlerin var olmasının ancak çok daha büyük hassas ayarların var olması anlamına geleceğini şu ifadeleriyle açıklıyor:

     “Eğer bu doğruysa, o zaman ince-ayarın bir açıklaması olarak bir tür çok-evrenler üretecine başvurmak, sadece, tasarım meselesini bir kademe yukarıya, yani çok-evrenler üretecini kim tasarladı sorusuna yükseltecektir. Yukarıda tartışılan enflasyoncu senaryo, bu düşünme tarzının iyi bir test örneğidir. Enflasyoncu/süpersicim çok-evrenler üreteci, ancak aşağıdaki “bileşenlere” veya “mekanizmalara” sahip olduğu için yaşamı-destekleyici evrenler üretebilir…” [1] [2]

     Ayrıca varsayılan bir ‘çok-evrenler üreteci’ gerçekten varsa zaten bu ‘çok-evrenler üreteci’nin kendisi de kendiliğinden var olmaz ve yaratılmış olması gerekmektedir. Var olduğu hayal edilen bütün evrenler/varlıklar kendi kendilerinin açıklaması olmazlar ve kaçınılmaz olarak bir başlangıca muhtaçtırlar. İçinde bulunduğumuz evren, çok sayıda evrenden biri olsaydı bile, bu çoklu evrenin kendisi de mutlak bir başlangıca sahip olmak durumunda olurdu. 3 önemli kozmolog olan Arvind Borde, Alan Guth ve Alexander Vilenkin’in ortaya koyduğu çalışma, bunu da çoktan göstermiştir.

      Tufts Üniversitesi’nden fizik profesörü ve Kozmoloji Enstitüsü direktörü olan Vilenkin, bulgularının sonucunu ve bu sonucun ateist inanca bağımlılık gösterenler için mutlak ve kalıcı bir sorun olduğu hakikatini şöyle belirtiyor:

     “Bir argümanın makul insanları inandıran şey olduğu, ispatınsa (proof) makul olmayan bir insanı bile inandıran şey olduğu söylenir. Mevcut ispatla, kozmologlar geçmiş ezeli bir evren olasılığının arkasına daha fazla gizlenemezler. Kaçış yok, kozmik bir başlangıç problemiyle yüzleşmek zorundalar.” [3]

     Fakat varlıkların/evrenlerin sonsuz geçmişten beri olamayacağı zaten, akıl kullanılarak hemen anlaşılan sarih bir gerçektir. Geçmişte ve günümüzde düşünen insanların defalarca izah ettiği gibi, zaman kavramı ile ilgili çok açık bir gerçek vardır; zaman başlangıçsız olamaz, geçmiş sonsuz olamaz. Ben de bu gerçeği, insanlara, kendi düşünce/örnek ve cümlelerimle çoğu kez anlatmaya çalıştım. Konuyu genelde şu cümleleri kurarak özetliyorum:

     “Doğanın arkasında doğa olmaz. Doğa zamanlı varlıktır. Üzerinde zamanın geçtiği bir varlığın ardında hep üzerinde zamanın geçtiği varlıklar olsa geçmiş sonsuz olurdu. Geçmiş sonsuz olsaydı bu yazıyı okuduğunuz ‘şu an’ sonsuza kadar gelemezdi. Zaman, yok iken yaratılmıştır. Doğa, belli zaman önce yok iken yaratıldığı için mevcuttur.”

     Burada yaptığımız ise, çok-evrenler üretecinin var olduğunu varsaydıktan sonra üzerinde düşünmek ve bütün bu sistemin de ancak çok hassas ayarlı olması şartı ile var olabileceğimizi görmek. Dr. Robin Collins, yukarıda aktardığım sözünde bahsettiği o bileşenleri veya mekanizmaları 4 maddeyle detaylı bir şekilde izah ettikten sonra da şöyle diyor:

     “Özetle, bir enflasyoncu/süper-sicim çok-evrenler üreteci var olsa bile, arka-plan yasaları ve ilkeleriyle birlikte onun, hayata izin veren evrenlerin üretilmesi için yasaların ve alanların doğru bir kombinasyonuna sahip, biyokimyacı Michael Behe’den ödünç alacağımız bir ifadeyle söylersek, indirgenemez şekilde karmaşık bir sistem olduğu söylenebilirdi: Bileşenlerden biri olmasaydı veya farklı olsaydı, mesela Einstein’ın denklemi veya Pauli-dışlama ilkesi gibi, hayata izin veren herhangi bir evrenin üretilebilmesi ihtimal-dışı olurdu.”

     Ayrıca Dr. Collins makalesini tamamlarken; “Tanrı’nın sonsuz ve sonsuz şekilde yaratıcı olduğu göz önünde tutulunca, Tanrı’nın, sadece hem uzay hem zaman olarak geniş bir evren değil, aynı zamanda belki de böylesi birçok evren yaratacağı da anlamlı hale gelmektedir.” diyerek çok evrenlerin var olmasının, onları ve her şeyi yaratmaya kadir olan, yüceliği ve bilgisi sonsuz olan Yaratıcı’nın apaçık varlığını kabul edenlerin zaten bekleyeceği bir durum olduğunu vurgulamaktadır.

     Son olarak, eskiden ateizmi savunan fakat sonra modern bilimin gösterdiği delilleri inceleyerek Yaratıcı’nın apaçık varlığını kabul eden -daha doğrusu örtbas ettiği bu kabulünü açığa vuran- felsefeci Antony Flew’in ‘çok evrenler’ ile ilgili konuyu güzel özetleyen bir sözünü aktarayım. Flew, “Yanılmışım Tanrı Varmış” isimli kitabında, evrendeki hassas ayarları inkâr edebilmek için ‘çok evrenler’ düşüncesini kullanma denemesi yapmış olanların çelişkisini ve çıkmazını şu sözleriyle anlatıyor:

     “Bir evrenin varlığı bir açıklama gerektiriyorsa birden fazla evrenin varlığı çok daha büyük bir açıklama gerektirir: Bu evrenlerin toplam sayısı, sorunu daha da büyütmektedir. Bu durum, öğretmenini ev ödevini köpeğinin yediğine inandıramadığı için hikâyesini ev ödevini sayılamayacak kadar kalabalık bir köpek sürüsünün yediği şeklinde değiştiren öğrencinin durumuna benzemektedir.” [4]

    Onur Mustafa Ezber


    Kaynaklar ve Not:

    [1] Robin Collins, “God, Design, and Fine-Tuning”
    http://citeseerx.ist.psu.edu/viewdoc/download?doi=10.1.1.470.7166&rep=rep1&type=pdf (Erişim tarihi: 30 Temmuz 2019)

    [2] Yazıda en sık alıntı yaptığım Dr. Robin Collins’in makalesinin tamamı Türkçe olarak da yayımlanmıştır. Ben de o çeviriden alıntı yaptım. Söz konusu çeviri, editörlüğünü Caner Taslaman ve Enis Doko’nun yaptığı ve internetten ücretsiz olarak da okuyabileceğiniz “Allah, Felsefe ve Bilim” adlı kitabın 17. ve 57. sayfası arasındadır. Makaleyi çevirerek ülkemize kazandıran, Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fehrullah TERKAN‘dır.

    [3] Alex Vilenkin, “Many Worlds in One”, s. 176

    [4] Antony Flew, “Yanılmışım Tanrı Varmış” (There is a God), çev. Zeynep Ertan ve Hasan Kaya, Profil Yayıncılık, 9. baskı, ss. 128-129

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    EŞCİNSELLİK YAPAN KAVMİN HELAK OLMA NEDENİ İLE İLGİLİ YAPILAN BİR ÇARPITMAYA CEVAP

    915 kere okundu


    Bu yazımda “Lut kavminin helak nedeni eşcinsellik yapmaları değil, bunu halkın önünde açıkça yapmaları ve eşcinsel tecavüzler yaparak tatbik etmeleriydi” diyenlerin çarpıtmasına ayetlere dayanarak cevap veriyorum.

    Kur’an’a göre Hz. Lut’un uyardığı kavim, eşcinsel sapık ilişkilerde bulunduğu için helak edilmiştir. Bu çok açık. Ancak başkalarına şirin gözükmek için ayetleri çarpıtmaya çalışanlar, adeta insanların aklıyla alay ediyorlar. Bilgi eksikliğinden dolayı yanlış anlayanları bu ifadelerimden tenzih ederim, onları kastetmiyorum.

    Yazımda öncelikle bu kişilerin çarpıtmaya çalıştıkları ayeti aktaracağım ve diğer ayetler ile beraber değerlendirip apaçık olanı ifade edeceğim. Bu kişiler, iddialarına delil olarak Ankebut Suresinin 28, 29, 30 ve 31. ayetini göstermeye çalışıyorlar. İddialarının esas sebebi ise 29. ayetteki “yol kesme” ile ilgili ifade. 29. ayetin hazırlanan bir meali şöyle:

    “Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve biraraya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?” Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: ‘Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah’ın azabını getir’ demek oldu.”

    Eşcinsellik yapan kavmin helakı, bildiğiniz gibi sadece bu ayetlerde anlatılmıyor. A’raf Suresi, 80-84; Hud Suresi, 74-83; Hicr Suresi, 57-77; Enbiya Suresi, 74-75; Şuara Suresi, 160-175; Neml Suresi, 54-59; Kamer Suresi, 33-39. Buraya yazmadığım başka ayetler de var ise bildirebilirsiniz. Evet gördüğünüz üzere konuyu eksiksizce anlamak için bu ayetlerin hepsinin okunması gerekli. Neden hepsinin okunması gerekli? Öncelikle eksik anlamadığımıza da emin olmalıyız. Allah, ilgili konuyu bazı surelerde kısa olarak anlattığı gibi, bazı surelerde de oldukça detaylı ve uzun anlatıyor. Bazı surelerde zamanlama konusunda netliğe şahit olduğumuz gibi, bazı surelerde ise olayların gerçekleşme zamanından çok konunun vurgulandığına şahit oluyoruz. Her bir ayet birbirini detaylandırıp, konuyu zaman ve olaylar açısından tam hakkıyla anlamamıza sebep oluyor.

    Bu kişiler ise “bu ayetler içinden hangi ayeti seçerim de çarpıtarak konuyu bambaşka şekilde kimseyi kızdırmadan yorumlayabilirim” dedikleri için yol kesme ile ilgili ayeti, aktardığım diğer o kadar ayetten bağımsız olarak anlatıp düşüncelerine zemin yapmaya çalışıyorlar. Yani bu kişiler öyle bir anlatıyor ki, eşcinsel sapıklıkta bulunanlar sanki yol kesmeselerdi Allah bu kavmi helak etmeyecekti. Adeta “esas sebebi budur” diyorlar. “Yol kesme” ile ilgili ifadeyi Mehmet Okuyan gibi değerli bir ilahiyatçının da “insan neslinin üreme yolunu kesme” anlamında, yani doğru yolu kesme, normal olanın önünü kesme, fıtrata uygun olanın önünü kesme şeklinde anladığını da vurgulayayım. Ancak ben Mehmet Okuyan hocamız gibi değil, doğrudan fiziksel olarak insanların yolunu kesme, tecavüze kalkışma anlamında anlıyorum. Bu konuda bir farklılık yok düşüncemde.

    Sorun şurada; bu kişiler o kadar ayeti görmezden gelip konuyu tecavüze indirgiyorlar kendilerince. Oysa ayetlerden kesinlikle helakın sebebinin sadece tecavüz etme olduğu çıkmadığı gibi, eşcinsel sapık ilişkiye devam etme olduğu çıkıyor. Yol kesme, bu sapıkların yaptığı ilave bir sapıklık. Ama bu ilave davranış, kesinlikle “helak sebepleri aslında budur, tecavüz etmeyip de kendi aralarında yapmaya devam etselerdi helak edilmeyeceklerdi” sonucunu çıkarmıyor. Burada çıkan esas sonuç şu; uyarılara rağmen eşcinsel ilişkide bulunmaya devam eden sapıklar, aynı zamanda yol da kesebilecek tiplerdir. Nitekim bunun Dünya çapında örneklerini bugün de görüyoruz. En basit örneğinden bakınız; NAMBLA. Kendi aralarında sapkınlık yaşayacaklar ne diye bu derece örgütlenir? Örgütlenme, normal göstermeye çalışma ve dayatmanın da bir adımıdır. Dayatma zaten fiziksel yol kesmenin hemen öncesindeki adımdır, hatta bizzat yol kesme demektir. Ya evlenen eşcinsel sapıkların küçücük çocukları evlat edinmelerine ne diyeceksiniz? Bu yol kesme değil mi sizce?!?

    Hz. Lut’un uyardığı kavim, oradaki temiz insanlara göre çoğunluktu ve bir aradalardı. Çoğunluk oldukları için güç ellerindeydi, bu yüzden yol kesme eylemini de yapabiliyorlardı. Peki bugün Dünya geneline göre azınlık kalan bu sapkın gruplar aynı şeyi ne kadar yapabilir? Yapamazlar değil mi? Polis var, yasa var (genellikle). Bakın “yapmak istemezler” denilemez, “yapamazlar” denilebilir. Çünkü çoğunluk olduklarında yapabilirler fiziksel yol kesmeyi. Ayrıca evlatlık edinerek bir ölçüde yapıyorlar bu yol kesmeyi. O çocukların halini kimse düşünmüyor mu? Yasaları bile yavaş yavaş bunlara göre değiştiriyorlar farkında mısınız? Yoksa o çocukları nasıl alabilirler evlerine?

    Özetle, ayetteki ifade kesinlikle bu kavmin sadece başkalarına tecavüz ettikleri için helak edildiğini göstermiyor, bu sadece esas helak sebepleri olan eşcinsel ilişkinin yanındaki bir sebeptir. Ellerine güç geçse bugünküler de aynısını yapar, yapıyorlar. Ayetten, eşcinsel sapıkların, başkalarına tecavüz potansiyelli tipler olduğu sonucu çıkıyor. Ayet, onların bu potansiyele sahip olduğunu gösteriyor, tecavüz etmeden kendi aralarında yapmaya devam etselerdi helak edilmeyeceklerini değil. Bu kavmin helakı ile ilgili bütün ayetleri okursanız, kavmin helak sebebinin, eşcinsel sapık ilişkiye devam etmeleri olduğunu göreceksiniz hemen. Farklı surelerdeki diğer o kadar ayette tecavüzde bulunmalarının değil de cinsel arzuyla erkeklere yaklaşmalarının vurgulanması, kavmin helak sebebinin cinsel arzuyla erkeklere yaklaşmaları, yani eşcinsellik yapmaları olduğunu gösteriyor.

    Bir kısmının ‘esas helak sebebi’ olarak göstermeye çalıştığı bir olay da, gelen yabancı misafirlere de tecavüz etmeye çalışmaları. Bu iddialarına delil getirmeye çalıştıkları ayetlerden biri de Kamer Suresinin 37. ayeti. 33. ayetten itibaren aktarıyorum:

    33- Lut kavmi de uyarıları yalanladı.
    34- Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lut ailesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık;
    35- Tarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz.
    36- Oysa andolsun, zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar, bu uyarıları kuşkuyla karşılayıp-yalanlamakta direttiler.
    37- Andolsun onlar, onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. “İşte azabımı ve uyarmamı tadın.”


    Şimdi o konukların kimler olduğunu anlamak için diğer ayetlere de bakalım. Allah’ın bu konuklar ile ilgili yaptığı bir detaylandırmayı, Hicr Suresinin 61. ayetinden 71. ayetine kadar okuduğumuzda anlıyoruz. Açıkça görüyoruz ki bu misafirler, Hz. Lut’a kavmin helakını müjdelemek için gelen elçiler. Bu ayetleri de lütfen okuyunuz, çünkü devamında o misafirlerin elçiler olmasının önemini de ayetlerle anlatacağım;

    61- Böylelikle elçiler Lut ailesine geldiklerinde,
    62- (Lut) Dedi ki: “Sizler gerçekten tanınmamış bir topluluksunuz.”
    63- “Hayır” dediler. “Biz sana, onların hakkında kuşkuya kapıldıkları şeyle geldik.”
    64- “Sana gerçeği getirdik, biz şüphesiz doğru söyleyenleriz.”
    65- “Hemen aileni gecenin bir bölümünde yola çıkar, sen de onların ardından git ve sizden hiç kimse arkasına bakmasın; emrolunduğunuz yere gidin.”
    66- Ve onlara şu emri verdik: “Sabaha çıkarlarken onların arkası mutlaka kesilecektir.”
    67- Şehir halkı birbirlerine müjdeler vererek geldi.
    68- (Lut onlara) “Bunlar benim konuğumdur, beni utandırıp dillere düşürmeyin” dedi.
    69- “Allah’tan korkup sakının ve beni küçük düşürmeyin.”
    70- Dediler ki: “Biz seni ‘herkes(in işin)e karışmaktan’ alıkoymamış mıydık?”
    71- Dedi ki: “Eğer yapmak istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım.”

    Dikkat ettiğiniz gibi, size misafirlerin kim olduğunu vurgulamak için 61. ayetten itibaren aktardım ama bu ayetlerin öncesi de bu konuyla bağlantılı ve her şeyi netleştiriyor. Bakın hemen öncesindeki 4 ayet, elçi olan bu misafirlerin Hz. Lut’a gelmeden önce Hz. İbrahim’e geldiklerini ve o kavmin kesinlikle helak edileceğini daha Hz. İbrahim’in yanındayken söylediklerini gösteriyor. Yani bu ne demek? Bu misafirler daha Hz. Lut’a gelmeden ve dolayısıyla sapkın kavim daha o misafirlere yaklaşmaya çalışmadan çok önce o kavmin helak edileceğini zaten bildiriyor Hz. İbrahim’e. Hüküm çoktan belli. Öyleyse bu kavmin esas helak sebebi, nasıl o misafirlere ahlaksızca yaklaşmaya çalışmaları olabilir? Elbette olamaz. Çünkü onlar daha Hz. Lut’a gelmeden çok önce kavmin kesinlikle helak edileceğini Hz. İbrahim’e bildiriyor. Helak olma sebepleri eşcinsel sapık ilişkide bulunmaları. Konu net, ayetler çok net. Okuyalım;

    57- Dedi ki: “Ey elçiler, (bunun dışında, diğer) işiniz ne?”
    58- Dediler ki: “Gerçekte biz, suçlu, günahkar olan bir topluluğa gönderildik.”
    59- “Ancak Lut ailesi hariçtir; biz onların tümünü muhakkak kurtaracağız.”
    60- “Ama karısını (kurtaracaklarımız) dışında tuttuk, o, geride kalanlardandır.”


    Aynı konu Hud Suresinde de anlatılıyor ve hatta Hz. İbrahim’in, bu kavmin helakı konusunda tartışmaya girdiği de bildiriliyor. Gördüğünüz gibi her ayetteki detaylar, bizi çarpıtıcıların yorumlarından bir adım daha uzaklaştırıp, bir adım daha hak bilgiye yaklaştırıyor:

    74- İbrahim’den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman, Lut kavmi konusunda bizimle çekişip tartışmalara giriyor(du).
    75- Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi.
    76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir.”


    76. ayetten sonrasını da okuyunuz. Bahsettiğim çarpıtıcı şahıslar, gerçekten sapkın eşcinsel örgütlenmelere karşı yenik düşmeye başlayan şahıslar ve bunlara maalesef sempatik görünmek istiyorlar. Bütün bu acı ifadelerimden, bilgisi eksik olanları tekrar tekrar tenzih ediyorum elbette. Bilmeyenlere, istemeden saygısızlık yapmak istemem, iyice araştırıp gerçeği doğrulayanları tenzih ediyorum.

    Ayetlerden net delilleri gösterdim; korkak, rahatının kaçmasını ve konumunu kaybetmek istemeyen birçok insan elbette umursamayacak bu delilleri biliyorum. Ama ben de bir müslüman olarak uyarmak zorundayım, bu şahıslar şöhret sahibi diye ya da akademisyen diye saçmalıklarına razı olmayın. Allah’a akademisyenliği ya da başka ifade ile uzman etiketini şirk koşmayın, Allah’ın Kitabına teslim olun sadece. Ben de değerli akademisyenlerden, samimi uzmanlardan sürekli istifade ederim ama bu bambaşka bir konu. Sonuçta ayetlerden açıkça gördüğümüz gibi bu kavmin esas helak edilme sebebi, o misafirlere ahlaksızca yaklaşmaya çalışmaları değil, zaten eşcinsel sapık ilişkiye kendi aralarında devam ediyor olmalarıdır. Çünkü helak olacakları çok daha önce bildiriliyor Hz. İbrahim’e. Ayetlere göre bu kavim, devamlı uyarıldıkları şey yüzünden helak oluyor. O sürekli uyarıldıkları şeyin ne olduğuna şimdi tekrar daha yakından bakalım.

    Neml Suresinin 54 ve 55. ayetlerinde buyrulduğu üzere Hz. Lut, bu kavmi, haram bir çirkin ahlaksızlık olan eşcinsellik sapıklığını yapmamaları için UYARIYOR. “UYARIYOR” kelimesini aklınızda tutunuz. Uyarı tamamen bununla ilgili. Ve 58. ayette de Allah “Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. UYARILANLARIN yağmuru ne kötüdür.” buyurarak bu kavmi, UYARILDIKLARI o konudan dolayı helak ettiğini bildirmektedir. Hz. Lut, bu kavmi, eşcinsellik sapıklığını yapmamaları için uyardı ve onlar bu uyarıyı dinlemeyip sapıklıklarına devam ettiler ve bunun sonucunda helak edildiler. Ayetleri okuyalım:

    54- Lut da; hani kavmine demişti ki: “Siz, açıkça gördüğünüz halde, yine de o çirkin utanmazlığı (fuhşu) yapacak mısınız?”
    55- “Siz gerçekten, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz (yaptığı şeyi) bilmeyen bir kavimsiniz.”
    56- Kavminin cevabı: “Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış” demekten başka olmadı.
    57- Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azap içinde kalanlar arasında) takdir ettik.
    58- Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.


    Evet, Neml Suresindeki bu ayetleri de okuduğumuzda görüyoruz ki 55. ayette bildirilen o ahlaksızlığı yaptıkları için, yani kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaştıkları için helak oluyor bu kavim. Ayette vurgulanan konu bu. Sadece Nisa Suresinin 15 ve 16. ayetleri haram kılmıyor eşcinsellik sapıklığını, aynı zamanda bütün bu ayetlerin her biri açıkça haram kılıyor eşcinsellik sapıklığını. Helaklarının esas sebebi bu. Başkalarına zorla yaklaşmaya çalıştıklarını bildiren ayet, eşcinsel sapıkların, çoğunluk olduklarında aynı zamanda başkalarına fiziksel tecavüzde bulunacaklarını gösterir. Mesele, güç ve çoğunluk meselesi. Nitekim araştırıldığında, çocuk tecavüzlerinin arkasında da sıklıkla bunların çıktığını görüyoruz. Çünkü çocuk, onlara göre zayıftır. Ne oldu? Güç ellerine az da olsa geçince yapacaklarını yapmış oldular. Allah’ın selamı iman edenlerin üzerine olsun, bizlere Kitabına sarılmayı nasip etsin.


    Onur Mustafa Ezber

  • Kur'an'a Dayalı Yazılar

    HZ. LUT’UN UYARDIĞI KAVİM, EŞCİNSEL SAPIKLIKTA BULUNDUĞU İÇİN HELAK EDİLMİŞTİR. / FUHUŞ ÇEŞİTLERİ NELERDİR, FUHŞU KİM EMREDER? / FUHUŞ HER DEVİRDE FUHUŞTUR, HER DEVİRDE HARAMDIR.

    281 kere okundu

    Neml Suresinin 54 ve 55. ayetlerinde buyrulduğu üzere Hz. Lut, bu kavmi, haram bir çirkin ahlaksızlık olan eşcinsellik sapıklığını yapmamaları için UYARIYOR. “UYARIYOR” kelimesini aklınızda tutunuz. Ve ayette geçen “el fâhışete” ifadesi, yani meallerde “çirkin utanmazlık, hayasızlık, çirkin iş” olarak çevirilen kelime fuhuş, fahişelik demektir. Fahişelik ile ilgili kelime, İsra Suresinin 32. ayetinde olduğu gibi zina eden erkek ve zina eden kadınlar için Kur’an’da çok defa kullanılıyor. Aynı kelime Nisa Suresinin 15. ayetine göre lezbiyenlik yapanlar için, Nisa Suresinin 16. A’raf Suresinin 80. Neml Suresinin 54. ve Ankebut Suresinin 28. ayetine göre de erkek erkeğe ahlaksızlık yapanlar için kullanılmaktadır.

    Sonuç olarak açıkça görüyoruz ki Kur’an’a göre bunların hepsi fuhuş yapmakta ve fahişe olmaktadırlar. ‘Fahişe’ kelimesi, Kur’an’dan uzaklaşan toplumlarda sadece zina yapan kadınlar için kullanılıyor, oysa Kur’an’a göre evlilik dışı cinsel ilişkiye giren erkekler, yani zina eden erkekler ile eşcinsel sapıklıkta bulunan erkekler de fahişedir.

    Nisa Suresinin 15 ve 16. ayetlerinde eşcinsellik yapan kadın ve erkeklere verilecek cezanın bildirildiğine dair 1. delil, o ayette kullanılan zamirlerdir. Nisa Suresi 15’te kadınlar arasında yapılan fuhuştan bahsediliyor, 16. ayette de erkekler arasında yapılan fuhuştan bahsediliyor. Diğer delil de, zina etmiş olanlara verilecek cezanın zaten Nur Suresinin 2. ayetinde açıkça bildirilmesidir. Bunlar, Nisa Suresinin 15 ve 16. ayetlerinin, eşcinsellik sapıklığını işleyenlere verilecek cezayı bildirdiğine dair gördüğümüz deliller. Bu husustaki araştırma-inceleme farklı bir konu, esas konumuza tekrar dönelim.

    Yukarıda vurguladığım gibi; Neml Suresinin 54 ve 55. ayetlerinde buyrulduğu üzere Hz. Lut, içinde bulunduğu kavmi, haram bir çirkin ahlaksızlık olan eşcinsellik sapıklığını yapmamaları için UYARIYOR. Uyarı tamamen bununla ilgili. Ve 58. ayette de Allah “Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. UYARILANLARIN yağmuru ne kötüdür.” buyurarak bu kavmi, UYARILDIKLARI o konudan dolayı helak ettiğini bildirmektedir. Hz. Lut, bu kavmi, eşcinsellik sapıklığını yapmamaları için uyardı ve onlar bu uyarıyı dinlemeyip sapıklıklarına devam ettiler ve bunun sonucunda helak edildiler. {Ve yukarıda da aktardığım gibi Neml Suresinin 54. ayetinde geçen ifade “el fâhışete”}

    Ayetleri okuyalım, Neml Suresi:

    54- Lut da; hani kavmine demişti ki: “Siz, açıkça gördüğünüz halde, yine de o çirkin utanmazlığı (fuhşu) yapacak mısınız?”
    55- “Siz gerçekten, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz (yaptığı şeyi) bilmeyen bir kavimsiniz.”
    56- Kavminin cevabı: “Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış” demekten başka olmadı.
    57- Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azap içinde kalanlar arasında) takdir ettik.
    58- Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.


    Kur’an’da fuhuş ile ilgili kelimenin kimlerle ve hangi eylemlerle ilgili kullanıldığını yukarıda aktardım. Açıkça anlıyoruz ki Kur’an’a göre fuhuş, her devirde fuhuştur ve çirkin bir ahlaksızlıktır, her devirde kesin olarak haramdır. Yani bir devirde helaldir, bir devirde haramdır gibi şeyi söyleyene beyinsiz bile denilemez, olsa olsa böyle bir varlık ancak şeytan, münafık olabilir ki zaten ayetlerde bunlardan da bahsediliyor;

    “Çirkin utanmazlıkların (fuhşun) iman edenler içinde yaygınlaşmasından hoşlananlara, dünyada ve ahirette acıklı bir azab vardır. Allah bilir, siz ise bilmiyorsunuz.” (Nur Suresi, 19)

    Fuhuş olanların ne olduğu ayetlere göre açıkça bellidir ve bunlar Hz. Adem’den bu yana haramdır. İnsan fıtratına aykırıdır. Kısaca; Fuhuş, fuhuştur. Bu kadar açık. Bunlar nikahsız erkek kadın cinsel ilişkisi olduğu gibi, lezbiyenlik ve homoseksüelliktir. Kur’an ayetlerine göre fuhşu emreden kimdir? Şeytandır. Fuhuş ile ilgili kelime, ayetlerde şeytanın emrettiği şey olarak geçiyor. Yani düşünün, bahsettiğimiz bütün fuhuş çeşitlerini şeytan emrediyor.

    Şeytanın emrettiği şeylerden biri fuhuş ise, bunlar istisnasız herkes için ve her devirde açıkça haramdır demektir. Bunu zaten söylememe bile gerek yoktu, ama bazı sapıkları kızdırmak için vurgulamak istedim. İlgili kelimenin geçtiği bu ayetlere de bakalım;

    Bakara Suresi, 169:

    “İnnemâ ye’murukum bis sûi vel FAHŞÂİ ve en tekûlû alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).”

    “O size yalnızca kötülüğü çirkin-hayasızlığı (fuhşu) ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”

    Nur Suresi, 21:

    “Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil FAHŞÂİ vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).”

    “Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları (fuhşu) ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç biri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir.”

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Yaratılış

    Vejetaryenler ve Veganlar Çelişkidedir

    856 kere okundu


    Bölümler:

    Ahlâk ve Vicdanın Temeli Nedir?

    Vejetaryenlik ve Veganlığın Tanımı

    Bitki ve Hayvanlar Eşit Hak Sahibi İken Bitkilerin Ölümüne Göz Yumma Çelişkisi

    Hayvanları Korumak

    Bitkiler de Hissediyor (Yazının tamamını okumak için yeterli vakti olmayanlara, bilimsel çalışmaları aktardığım bu bölümü okumalarını tavsiye ederim)

    Samimi Düşünmek


    Ahlâk ve Vicdanın Temeli Nedir?

      Bir varlığın anlamı, doğrudan sahip olduğu özelliklerle ilişkilidir. Biz 5 duyudan öte sahip kılındığımız bilinç, varlıklar arasındaki bağlantıları derinlemesine inceleme özelliği ve kâinatın varoluş anlamını-gerçeği öğrenme isteği ile varlıkların yapılarını ve anlamlarını kuşkusuz Dünya’da yaşayan diğer canlılardan daha iyi kavrarız. Daha doğru ifadeyle, varlıkların varoluş anlamını düşünen/kavrayan, Dünya üzerinde yaşayan tek canlı insandır.

     Atomaltı parçacıklardan galaksilere, kütle çekiminden güçlü nükleer kuvvete kadar evrendeki varlık, sabit ve kanunları idrak edebiliyor olmamız, varlık anlamımızla ilişkili bize verilmiş bir özellik sebebiyledir. Mesela buharlaşmış olan su moleküllerinin, bu sistemde canlılara nimet olması için yoğunlaşıp tekrar düşmesi dışında yapması gereken bir şey olmadığını biliriz. Hidrojen, oksijen, demir ya da taş, elektrik, ışık hep sahip oldukları özelliklerle yapmaları gerekenleri tam olarak yerine getiriyorlar.

      Hayvanlar ve bitkiler de aynı şekilde, sahip kılındıkları özelliklerinin gereğini tam olarak yerine getirerek doğada yapmaları gerekenleri yapıyorlar. Kimse onlardan evrenin ya da kendilerinin varoluş amacını araştırmalarını beklemiyor. Çünkü bunu merak etme, sorgulama gibi bir isteğe ve kavrama yeteneğine sahip kılınmamışlar ve bu yüzden bundan sorumlu da değiller. Bu özelliklere sahip kılınmadıkları için, nankörlük veya zalimlik gibi insana ait kötü özellikler de onlara yakıştırılamaz.

      İnsan ise bu özelliklerle yaratıldığından farklıdır, sorumludur ve bu yüzden eğer bu özelliklerinin gereğini yerine getirip de kâinatın ve kendisinin varoluş sebebini araştırmadığında ve delillerin gösterdiği sonucu tasdik etmediğinde zalim, sapık ve nankör olmuş olur. İnsanlar, kendilerine verilmiş özelliklerle imtihanda olan ve hesap verecek varlıklardır.

     İnsanlar içinden, kendilerine verilen akletme özelliğinin gereğini hakkıyla yerine getirmeyenlerin bakış açıları mutlak temele dayalı olmadığı için kabulleri, ahlâk anlayışları hep çelişkidedir. “Ben ahlâklıyım” deyip de çelişkide olmayanlar sadece, ahlâkın, ancak her şeyi yaratanın bildirdiği şekilde olacağını kabul edenlerdir.

    Alemlerin Rabbinin dinini kabul etmeyen bir toplum, bizim kötülük dediğimiz bir işi işlemiş olan birini kınamayı bile ahlâksızlık olarak nitelendirebilir. Çünkü ahlâkı, Yaratıcı’nın bize din ile bildirdiği kabul edilmez ise her insanın ve toplumun kendine göre farklı ahlâk anlayışları olur, isteyen istediğini söyleyebilir ve kimse ahlâkı temellendiremez. Bu durumda herkesin ve her toplumun, şartlara veya isteklere göre değişen farklı farklı ahlâk anlayışları olur ve kimse kimseyi suçlayamaz, kınayamaz.

      İnsanların geneli “şu iyilik, bu da kötülük” diye bir tanımlama yaparken, farkında olarak veya olmayarak dinin öğrettiği anlayışla bunları söylerler. İyilik veya kötülük kavramlarını belirleyen, sadece Yaratıcı’nın dinidir. Ancak insanların bir bölümü, kaynağı sadece din olan ahlâkı, dinden bağımsız savunmaya çalışarak çelişki içine düşer.

     Kendilerini kandırarak, hak dine dayanmayan bir ahlâk anlayışı oluşturmaya çalışır ve böylece tam bir çelişki içinde olurlar. Çünkü öldükten sonra hesabın olmadığını ve canlıların çatışma ve yaşam mücadelesiyle kendi kendine oluştuğunu savunarak ahlâkı tümüyle reddetmiş olan bir zihniyetin ahlâk, merhamet ve şefkat savunuculuğu yapmaya kalkması sadece komik bir çelişkidir.

      Canlılığın gelişiminin tesadüfen doğal seçilimle, çatışmayla, güçlülerin zayıfları elemesiyle olduğunu kabul eden bir zihin, çatışmayı olmazsa olmaz bir doğa kanunu olarak kabul eder ve gelişim için güçlülerin zayıfları ezmesi gerektiği felsefesini tamamen doğru ve meşru görür. “Hayır, böyle görmüyorum” diyorsa da, kabul ettiği hayat görüşü ile çelişkiye düşmüş, kendini kandırmış olur.

      Hatta çatışmanın olmayacağı bir dünyayı imkânsız görür; materyalist dünya görüşü, çatışmayı doğal görmeyi gerekli kılar. Çatışmanın gerekliliği felsefesini reddetmesinin tek yolu, yaratılışı kabul etmesidir. Öyleyse ahlâkı, merhameti ve şefkati ancak öldükten sonra hesabın olacağına ve canlıların tesadüfen yaşam mücadelesiyle değil, yaratılış ile var olduğuna inanan biri, yani hak dine inanan biri savunabilir.

      Ve her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın dinine göre belli hayvanların etlerini yemek, insanlara helâldir. Sonuç olarak Allah helâl kıldığı için hayvanların etini, sütünü nimet olarak görmek vicdana tam uygun olan, Allah’ın helâl kıldığı nimetleri yasak kılacak bir felsefe oluşturmaya çalışmak ise zalimlik ve ahlâksızlık olmaktadır.

      Et yememenin hiçbir vicdani temeli yoktur. Çünkü vicdanın temeli, her şeyin yaratıcısını kabul etmektir. Tek bir olan o Yaratıcı’yı kabul etmek, dinini kabul etmektir. Dini kabul etmek, helâl ve yasak koyucunun sadece Yaratıcı olduğunu kabul etmek demektir. Helâl ve yasak koyucunun sadece Yaratıcı olduğunu kabul etmek; Yaratıcı’nın helâl kıldığını yasak, yasak kıldığını ise helâl kabul etmenin ahlâksızlık ve zalimlik olduğunu kabul etmek demektir.

     Bu yazımın konusu olan vejetaryenlik ve veganlık, en önemli ve temel konu olan ‘nasıl ve neden var olduğumuz’ konusu üzerinde durmayan ve böylece temelden uzak olan insanların, vicdanlarını kandırmak için çelişkilerle dolu ahlâk oluşturmaya çalışmalarının bir yansımasıdır. Bu yazıyı birkaç bölüm olarak hazırladım. İlk bölüm, aynı zamanda uzunca bir giriş şeklinde olan, vejetaryen ve veganların ahlâk kavramı ile ilgili çelişkilerini ve felsefi olarak tamamen temelsiz olduklarını vurguladığım buraya kadar ki bölüm oldu.

      Bir diğer üzerinde duracağım çelişkileri ise, bitkilerin hayatlarına son vermeyi kendilerine hak görmeleri. Yukarıda uzunca vurguladığım gibi; Allah’ın dinini tasdik etmeyip, kendileri ahlâk oluşturmaya çalışanlar her yönden çelişki içinde olmaya mahkûmdur. Bu bölümde bitkiler üzerinde yapılan son bilimsel çalışmaların, nasıl bitkilerin de acıyı hissettiğini ve her canlı gibi yenmekten kaçındıklarını ispatladığını sizlere sunacağım. Böylece vejetaryenliğin ve veganlığın, sadece kişinin gördükleriyle kendini kandırmaya çalışması, doğrularla yanlışları karıştırarak hayvanları nimet olarak görmeyi yasaklamaya çalışması olduğunu hep beraber göreceğiz.

      Bitkiler de hayvanlar gibi kendisine yapılanları hissedip tepki gösterir ve ayrıca hayvanların yaşam hakkını kesinlikle ellerinden alamayacağımızı savunan biri, eğer samimiyse bitkilerin hayatına sonra verme hakkını da kendinde bulamaz. Öyleyse vejetaryen ve vegan, sızlandığını algılamadığı bitkilerin ve temizlik yaparken gözleriyle görmeyecek kadar küçük oldukları için mikropların hayatına son vermeyi normal görerek ‘vicdan’ kavramını ‘insanların algısına ve keyfine tabi bir şey’ olarak göstermeye çalışan kişi olmaktadır.


    Vejetaryenlik ve Veganlığın Tanımı
    Bitki ve Hayvanlar Eşit Hak Sahibi İken Bitkilerin Ölümüne Göz Yumma Çelişkisi
    Hayvanları Korumak

     Bitkilerden önce şimdiki bölümde vejetaryenlik ve veganlığın tanımından, ikisi arasındaki farktan ve hayvanlara yapılan kötü muamelelerin eleştirilmesinin, hayvanların insanlara verilen bir nimet olarak görülmesini yasaklamaya çalışmak ile olmayacağından bahsetmek istiyorum.

      Vejetaryenlik, hem hayvanların öldürülmesine karşı olmak sebebiyle, hem de farklı çeşitli nedenlerle etlerini tüketmemeye denmektedir. Vejetaryenliği kendi içinde de farklı gruplara ayırmışlardır; lakto vejetaryenler, ovo-vejetaryenler, lakto-ovo vejetaryenler veya semi-vejetaryenler gibi. Bunlar tüketimlerindeki bazı esneklik, yasak ve farklılıklardan dolayı gruplara bölünmüşler, bunun detaylarına girmeyeceğim.

      Veganlık ise, hayvanlardan herhangi bir şekilde nimet olarak istifade etmeyi tümüyle reddetmek demektir. Öyle ki süt ve süt ürünleri, yumurta ve bal tüketmeyi de tamamen reddetmek demektir. Bu kadarla sınırlı değil; yapımında hayvansal maddelerden yararlanılan hiçbir giysiyi ve herhangi bir ürünü de kullanmazlar. Yani insanların hiçbir şekilde hayvanlardan yararlanamayacağını savunurlar. Ancak, hayvanlar gibi hissettikleri ispatlanan bitkilerden her şekilde istifade etmek için, onların hayatlarını sonlandırmayı ilginç bir şekilde normâl karşılayabilmektedirler.

     Bunlarla beraber karşı oldukları içinde, bizlerin zaten tamamen karşı olduğu konular da vardır; mesela hayvan deneyleri, sirklerde hayvanların kullanılması, boğa güreşleri gibi. Bunlar her vicdanlı insanın tamamen karşı olması ve engel olmak için gayret etmesi gereken korkunç şeylerdir. Veganlık, üzerinde durduğum gibi çelişkiler içinde olan felsefesine bu doğruları da karıştırmıştır. Ancak bir felsefenin bazı yönlerinin doğru olması, o felsefenin tümüyle doğru olduğunu asla göstermez. Mantığı tümüyle yanlış olan bir felsefenin savunucusunun olması için, en azından bir doğruyu içinde barındırması zaten şarttır.

      Allah bizlere, hayvanlardan çeşitli şekillerde istifade etmemizi helâl kılmıştır, bunlar zaten bellidir. Ancak insanlar sadece eğlensin diye sirklerde -özellikle insanlara gösterilmeyen “eğitimler” sırasında- hayvanlara eziyetler edilmesi ya da o kadar farklı yollar varken sadece daha kolay geldiği için hayvanlar üzerinde zalimce deneyler yapılması korkunç birer zulümdür. Bunlar, insanların duyarsızca kendi kafalarına göre çıkarttığı yollardır ve dikkat ederseniz hepsinin arkasında dünya zevki ve hırsı vardır.

     Dünyadaki bütün zulümlerin karşısında olan Müslümanlar, bu zulümlere karşı da tepkisini gösterir ve fiili olarak da her gerekeni yapar. Etinden, sütünden, yumurtasından, balından istifade ettiğimiz canlıların, yetiştirildikleri ortamda sıkıntılar çekmesi de kesinlikle reddedilmeli, bunun tartışması olmaz. Ancak bunların hiçbirinin çözümü, veganlığın iddia ettiği gibi eti, sütü, balı, yumurtayı tümüyle reddetmek gibi bir sapıklık değil; canlıların temiz, geniş, ferah ortamlarda serbest olacakları şekilde bakılmaları ve yetiştirilmeleridir.

      Her toplum için olduğu gibi, vegan olmayı savunanların tümünü de aynı şekilde eleştirmek doğru olmayabilir. Çünkü bir kısmı sadece yüzeysel düşündüğü için, hayvanların ürettiklerinden hiçbir şekilde istifade edilmemesi gerektiğine ikna edilebilir. Ancak bir kısmı da vegan felsefe ile aslında bambaşka bir hayat görüşünün propagandasını yapmaya çalışır. Üstü kapalı da olsa telkin etmeye çalıştıkları aslında insanı hayvan, hayvanı da insan gibi görmektir. Yani hayvanları yenilemeyecek bir durumda göstererek, insanın onlardan farklı olmadığı mesajını vermektedirler.

      Bir kısmı böyledir ve esas amaçları hayvanın hakkını savunmak değil, imtihanda olan ve hayvanlardan bambaşka çok büyük bir sorumluluğu olan insanı hayvana indirgemektir. Bunu telkin etme sebepleri, aslında kabul ettikleri materyalist hayat görüşüyle ilgili oluyor. Her bir adımında çelişkiler içinde olan bir görüş.

      Hayvanların bir çoğu, diğer hayvanları yiyerek beslenir. Öyleyse insanın, hayvanları yiyerek beslenmesinin yanlış görülebilmesi için, insanın hayvanlardan üstün ve özel bir varlık olduğunun kabul edilmesi gerekir. Ancak bunun kabul edilmesi de, insanın bir hayvan olmadığını ve imtihan için yaratılmış sorumlu bir varlık olduğunu söyleyen dine inanılması anlamına gelmektedir. Dine göre de hayvan eti yemek helâldir. Anlıyor musunuz vejetaryen ve vegan olmayı savunanların nasıl bir çelişki içinde olduğunu?

      Bunu sadece onların çelişkisini göstermek için anlattım; hem “hayvanların insandan ne farkı var, onların etini de yiyemeyiz” diyorlar hem de “hayvanlar birbirlerinin etini yiyor, evet ama biz hayvanlardan farklıyız bu yüzden onların etini yiyemeyiz” diyorlar. Ben şimdi bu insanlara ne diyeyim…

      İnsanların hayvanlardan farklı olması, hayvanların etini yiyemeyecekleri anlamına gelmez. Ama bu -bilinç anlamında- farklı olmaları, onları hayvanlardan farklı görevle yaratan Allah’ın helâl kıldığını yiyebilecekleri, haram kıldığını ise yiyemeyecekleri anlamına gelir. Mesela biz domuz eti yiyemeyiz, sarhoş edici içecekleri de içemeyiz. Çünkü biz, yasak koyucunun sadece kâinatın yaratıcısı olduğunu kabul etmekteyiz. Ve ahlâkı, sadece hak dini kabul edenler temellendirebilir.

    Bitkiler de Hissediyor

     Evet, şimdi gelelim vejetaryen ve vegan olanların asla kabul etmek istemediği en büyük çelişkilerinden birine; bitkilerin de hayvanlar gibi hissettiği ve yenmeye karşı mücadele ettikleri gerçeğine…

     Bitkilerde de bir sinir sistemi var fakat beyin başka bir yapıdır. İnsanda sinir sistemi bir bütün olarak incelenirken 2’ye ayrılır. 1. merkezi sinir sistemdir; beyin ve omurilik. 2.’sine de periferik ya da çevresel sinir sistemi denir. Bu da vücudumuzda her tarafa yayılmış olan o kablolardır. Bitkilerin de sinir sistemi vardır, bizden farklı bir yapıda da olsa vardır. Bitki fizyolojisi ile ilgilenenler bu gerçeği çok iyi bilir zaten.

     Bitkiler üzerinde bilim insanlarının yaptığı çok sayıda deney vardır. Mesela bitkinin dalı kırıldığında, yanında kötü sözler söylendiğinde bitkilerin buna tepki verdiğini gösteren çok sayıda deneysel kanıt vardır. Bitkilere sevgi gösterildiğinde çok daha sağlıklı hale geldikleri tespit edilmektedir.

      Bitkiler de yaratılışları gereği kendilerini yenmekten korumak istiyor, bu gayet doğal/normal. Mesela Afrika savanında gözlenen bir durumdan bahsedeyim. Oradaki zürafalar, çok sevdikleri şemsiye yapraklı akasyalarla besleniyor. Ancak ağaca yaklaşıp yemeye başladıklarında ağaç, yapraklarına zehirli, acı maddeler pompalıyor ve bir süre sonra zürafa yemekten vazgeçerek uzaklaşıyor. Bu ağaç aynı zamanda, komşularını da uyarmak için rüzgar ile taşınan bir gaz salgılıyor. Zürafaların, durumdan bir süreliğine de olsa haberi olmayan akasyaları bulabilmek için daha uzağa gittiği, hatta rüzgâra karşı ilerlediği de gözlenmiştir. [1]

      Benzer olaylar ormanlarda da yaşanır. Mesela ladin, meşe ve kayın, kemirildikleri anda acıyı algılarlar. Tırtıllar yaprakları ısırdığında, o kısmın çevresindeki doku değişir. Bununla beraber yaprak dokusu, elektrik sinyalleri gönderir. [2]

      Kökler zarar gördüğünde de söz konusu uyarılar ağacın tamamına iletilir ve bunun sonucunda yapraklar koku bileşenleri salgılayabilir. Böylece ağaçlar, saldırıları bir süreliğine atlatabilir.

      Ağaçların, kendilerini rahatsız eden böceklerden kurtulmak için izlediği ilginç bir yol da, feromonlar salgılayarak üzerlerindeki o böcekleri yiyecek başka canlıları çağırmalarıdır.

     Meşelerin, kabuk ve yapraklarına zehirli, acı tanenler yayması da bir savunma örneği. Bunlar, böcekleri hemen öldürür veya en azından yiyecekleri bölgeyi lezzetli halinden zehirli bir hale çevirir. [3]

     Bitkilerin de yenmekten kaçındığını ispat eden bu örnekler, ağaçları ve ormanları araştırmaya ömrünü adamış olan Peter Wohlleben’in, “Ağaçların Gizli Yaşamı – Ne Hissederler, Nasıl İletişim Kurarlar? Sırlarla Dolu Bir Dünyada Keşifler” adlı kitabındandır.

     Bitkilerin acıyı hissettiğini, hafızaları olduğunu, hareket etmek dışında hissetmek anlamında hayvanlardan farkı olmadığını ortaya koyan ve yaklaşık 250 sayfa olan bu kitabın arka kapağında yer alan yazarın sözünü ve tanıtımı, kitabı satın almasanız bile internetten ulaşarak hemen okuyabilirsiniz. Ben burada da aktarayım:

     “Ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu ve ebeveyn ağaçların çocuklarıyla birlikte yaşadığını öğrendiğinizde, artık onları sanki sıradan bir işmiş gibi devasa makinelerle kesip hayatlarını altüst edemiyorsunuz.” Peter Wohlleben

      Tanıtım kısmı: “Ağaç sosyal bir varlık mıdır? Almanya’da Der Spiegel’in çok satan kitaplar listesinin zirvesinden iki yıl boyunca inmeyip satış rekorları kıran, yayımlandığı birçok ülkede aynı ilgiyi gören bu kitaba bakılırsa sorunun yanıtı evet. Mesleğine tutkuyla bağlı olan ormancı yazar Peter Wohlleben, ağaçların aralarında bir sosyal ağ oluşturduğunu kitabında gayet ikna edici biçimde izah ediyor. Bu alanda yapılmış bilimsel araştırmalar ve kendisinin yıllara dayanan gözlemlerinden yola çıkan Wohlleben’e göre ağaçlar da tipik insan davranışları sergiliyor. Ağaç ebeveynler birlikte yaşadıkları yavrularıyla iletişim kuruyor ve onların büyümelerine destek oluyor. Bunlar yetmezmiş gibi ağaçlar birbirini yaklaşan tehlikelere karşı uyarıyor ve aralarındaki hasta veya acı çeken bireylerle gıdalarını paylaşıyor. Bu kitabı okuduktan sonra, ağaçlara ve ormanlara çok daha farklı bir gözle bakacaksınız…”

     Wohlleben’in kitabı ile beraber Peter Tompkins ile Christopher Bird’in “Bitkilerin Gizli Yaşamı (The Secret Life Of Plants)” adlı kitabını da inceleyebilirsiniz.

     Bitkilerin yenmekten kaçındığına delil olarak, çimlerin, kesildiklerinde yaydığı kokuyu da örnek verebiliriz. Bu kokunun, savunma ve çevredeki diğer bitkileri uyarma amaçlı olduğu açıklanmaktadır. Zarar gördüklerinde yaydıkları bileşenler, kendilerini iyileştirmelerine, korunmalarına ve diğer bitkileri uyarmalarına sebep olur. İnsanların kestiği veya böceklerin yemeye başladığı çimler, koku yoluyla kimyasal sinyaller yayarak aslında hem yardım çağrısında bulunuyor, hem de diğer bitkileri uyarıyor. Böylece bu bitkiler, havaya yaydıkları uçucu maddeler (yeşil yaprak uçucuları) aracılığıyla hem kendileriyle beslenen böceklerin avcılarını davet ediyor, hem de bu sinyalleri uyarı olarak algılayan bitkilerin tedbir almaya başlamalarına sebep oluyor. Ayrıca zarar gördüklerinde ürettikleri asidik bileşenler, hem iştah kapatıcı bir tada bürünmelerini sağlar, hem de yeni hücre oluşumunu tetikler ki bu da yaralarının kapanmasına sebep olur. Mantarlardan ve bakteriyel enfeksiyonlardan korunmalarına da yardımcı olur. [4]

     Bitkilerin hissedebildiği, uzun zamandır bilinmesiyle beraber günümüzde gelişmiş cihazlarla doğrulanmaktadır. Son zamanlardaki çalışmalardan biri de,  ABD’deki Missouri Üniversitesi’nden bilim insanlarının ‘Arabidopsis’ adlı bir bitki üzerinde yaptığı çalışmadır. Bu bilim insanlarının araştırmak istediği, bitkilerin, bir canlı tarafından yendiklerinde, çiğnendiklerinde bunu hissedip hissetmediğiydi. Deneylerinde tırtıl ve gelişmiş ses kayıt cihazları kullandılar. Ses kayıt cihazları tırtılın bitkiyi yerken çıkardığı titreşimleri ayırt ediyordu ve sonuçta bitkilerin de aynı titreşimleri hissettiği keşfedildi. Anlaşıldı ki bitkiler, yendiği zaman bunu hem hissediyor, hem de karşı koymaya çalışıyordu. Çünkü bitkiler sesi algıladığı anda savunma sistemlerini devreye sokuyordu.

      Aynı zamanda bitkilerin diğer doğal titreşimlere aynı tepkiyi vermediği, sadece zarar görecekleri durumda savunmaya geçtikleri tespit edildi. Sonuç olarak Arabidopsis isimli bu bitki, tehlikeyi fark ettiği anda canlının kendisini yemesine engel olabilmek için hardal yağı salgılamaya başlıyor ve bunu yapraklarından dışarıya çıkarıyor. Daha fazla titreşim hissettiklerinde ise daha çok hardal yağı salgılıyorlardı. Missouri Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Bilimleri Bölümü’nden Dr. Heidi Appel şöyle diyor: “Evvelki çalışmalar, bitkilerin müzik gibi akustik enerjilere nasıl tepki verdiğini gösterdi. Çalışmamız ise bitkilerin ekolojik titreşimlere nasıl karşılık verdiğini göstermesi yönünden bir ilk. Açık şekilde gördük ki bitkiler yenme titreşimleri hissettiğinde metabolizmaları değişiyor ve savunma yapmaya başlıyor.”

     Bu araştırmayla ilgili daha detaylı bilgi isteyenler, içinde kapsamlı bilgiye ulaşacakları linklerin ve videonun da bulunduğu bu makaleyi okuyabilir; https://www.sciencealert.com/plants-can-hear-themselves-being-eaten-researchers-have-discovered  (Erişim tarihi: 10 Temmuz 2019)

     Bilim insanlarının (Rex Cocroft ve Heidi Appel) açıklamalarının yer aldığı videoyu dileyenler buradan da izleyebilir; https://www.youtube.com/watch?v=TKQ-CIX9afA (Erişim tarihi: 10 Temmuz 2019)

     Almanya’daki Bonn Üniversitesi Uygulamalı Fizik Enstitüsü’ndeki araştırmacıların (Institut für Angewandte Physik) yaptığı incelemelere göre ise bitkiler, ağlamak veya saldırıyı bildirmek anlamını işaret eden etilen adlı bir gaz salgılamaktadırlar. Ve araştırmanın başındaki Dr. Frank Kühnemann “Bir bitki ne kadar çok strese maruz kalırsa, mikrofonumuza aldığımız sinyal de o kadar yüksek oluyor” diyor. Bu konuyla ilgili detaylı bilgi için de bu makaleyi inceleyiniz; https://www.dw.com/en/when-plants-say-ouch/a-510552-1 (Erişim tarihi: 10 Temmuz 2019)

     Aslında bitkilerin de hissettiğini ve yaşamlarının engellenmesini istemediklerini anlamak için farklı farklı ispatlar sunan bu modern deneyleri bilmeye bile gerek yoktur. Ancak pek çok insanın bitkilerin de bir hayatları olduğunu, hissettiğini, yenmekten kaçındığını ve hatta bağ kurdukları bir ortamları olduğunu daha net idrak ederek vejetaryen ve veganlığın nasıl bir bakış açısının ürünü olduğunu iyice sorgulamasına kapı açacaktır umuyorum.

    Samimi Düşünmek

     Allah’ın helâl kıldığı nimetleri, kendi yüzeysel düşüncelerine göre yasak kılmaya çalışanların her adımda çelişkiler içinde olması kaçınılmazdır. Bu incelemeler tekrar gösteriyor ki vejetaryenlik ve veganlık temelden uzaktır ve vicdani bir gerekçeye dayanmamaktadır.

      İnsanlar bir de, bazı felsefeleri topluma yerleştirebilmek isteyen grupların, vejetaryenlik ve veganlık gibi diğer düşünceleri maske olarak kullanabileceğini de fark etmeyebilir. Yani yerleştirmeye çalıştıkları düşünceleri, diğer düşüncelerin arkasına saklanarak anlatabilirler. Yüzeysel düşünenler de, yaptıkları propagandalardan etkilenerek, vicdan kavramıyla alay eden boş bir görüşü, “vicdan” adına savunabilirler.

      Ve biraz daha düşünelim; bitkiler, et yiyen insanların genelde yediği hayvanlardan çok daha küçük boyutlardadırlar. Dolayısıyla örneğin bir tavuk yiyerek karnını doyuran bir insan sadece bir canlıyı yemiş olurken, sürekli bitkiler ile beslenen biri aynı ölçüde bir yiyecek yemek için genelde 10-20 veya daha fazla canlının hayatını sonlandırmış olur.

      Bir insan elbette sadece canı istemediği için et, süt, bal, yumurta tüketmek istemeyebilir. Ancak burada eleştiri konusu olan, bu nimetleri tümüyle yasak kılmaya çalışmak ve istifade eden insanlar hakkında da olumsuz propaganda yapmak.

      Bütün bunlarla beraber şunu da vurgulamak gerekir ki, hayvanların ve bitkilerin yenmemek için kaçınıyor olmaları imtihan dünyasının bir gereğidir. Eğer böyle bir kaçınma olmasa zaten doğadaki sistem çökerdi ve ayrıca imtihan dünyası da olmazdı. Her canlının doğrudan kendilerinden tabağımızın önüne geldiği bir dünya, takdir edeceğiniz üzere her şeyin sebebe bağlı gösterildiği imtihan dünyasında olmayacak bir durumdur.

      İnsanlar, bitki ve hayvanlara karşı davranışlarında, niyetlerinden sorumludur. Mesela kedilerin, yemek için değil, sadece oyun amaçlı kendinden küçük bazı canlılara zarar verebildiğine belki şahit olmuşsunuzdur. Onlar bundan sorumlu değildir, çünkü onlar hayvandır. Ama insan sorumludur, insanlar sadece Allah’ın helâl kıldığı ölçüde bitki ve hayvanlardan istifade edebilir. Eziyet etmek ve zulmetmek amaçlı bu canlılara yaklaşan bir insan elbette zalimdir, günahkârdır. Canlılara böyle zarar verenlere, gereken cezayı insanlar da vermelidir.

      İnsanın yapması gereken haddi aşmayarak, insan, bitki veya hayvan olan hiçbir varlığa kötü davranmayarak, Allah’ın helâl kıldığını helâl ve haram kıldığını da haram kabul ederek Allah’a kulluk etmek ve verdiği nimetler için O’na samimi olarak şükretmektir. Ahlâkın, vicdanın gereği budur.


    Onur Mustafa Ezber



    [1] Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı, çev. Ali Sinan Çulhaoğlu, Kitap Kurdu, 2. Baskı, s. 20

    [2] a.g.e., s. 20

    [3] a.g.e., ss. 21-22

    [4] Bilim ve Teknik, Sayı 621, s. 58, Ağustos 2019

  • Kitaplardan Faydalı Alıntılar

    Fuat Sezgin-Sefer Turan söyleşisi, “Bilim Tarihi Sohbetleri”, Pınar Yayınları, 2. Baskı, Şubat 2019

    512 kere okundu

    “Bilim Tarihi Sohbetleri” adlı bu kitap, bilimler tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin’in Sefer Turan ile yaptığı söyleşileri içeriyor. Burada kitaptan, Fuat hocamızın bazı sözlerini aktardım. Sefer Turan’ın sözleri nadiren geliyor, o kısımlarda soyadları da belirtilmiştir.

    “Bakın dün Frankfurt’taydım ve Berlin Üniversitesi’nden bir profesör geldi asistanıyla birlikte. Kendisi bilimler tarihçisi değil. Benim 5 ciltlik kataloğumu görmüş. Optik cildini okuduktan sonra bu senenin sonuna doğru “İslâm’da Optik” konulu bir kongre düzenlemeye karar vermiş. Beni haberdar etti. Bana bir mektup yazdı, “her şeye rağmen hâlâ ümidimi kesmeyeceğim, size geleceğim” dedi ve geldi. Çok sempatik bir adamdı. Asistanlarımdan birine müzeyi gezdirmesini söyledim. İki saate yakın müzeyi gezdikten sonra bana geldi, dehşete düşmüştü. Ben, kataloğuma rağmen bunların ona bu kadar tesir edebileceğini zannetmiyordum, tahmin etmiyordum. Müthiş heyecanlanmıştı. Bu, 65 yaşına girmiş akıllı bir profesörün heyecanı. Bu zannedersem size birçok şeyi ifade eder.” (s. 34) 

    “Müslümanlar Hicri 2. yüzyılda kimya ilmini bir tecrübî ilim olarak kurdular. Bunu kuran adam büyük bir şahsiyet, büyük bir bilim adamıydı: Cabir İbni Hayyan. Cabir İbni Hayyan’ın kitapları 12. yüzyılda Avrupa’ya intikal etti, ona Geber diyorlardı. (Onun Latinlerin kafasındaki hayale dayanan bir resmi vardır. O resmi de müzenin duvarlarında asılı olarak göreceksiniz.) Bu adamcağız kimya ilminde öyle bir ilerleme kat ediyor ki ancak ondan sonra 18. ve 19. yüzyılda ona ilave edilebilecek yeni bazı kıpırdamalar görüyoruz. Bunun yüzlerce misali vardır. Çoğu benim o kataloğun 1. cildindedir.” (ss. 37-38)

    “Müslümanlar 15. yüzyılda Afrika’nın doğusuyla Sumatra arasındaki mesafeyi bugünkü gerçeğe aşağı yukarı tamamıyla uyacak şekilde hesaplayabiliyorlardı, düşünün. Evet. 6.600 kilometrelik mesafeyi hesaplayabiliyorlardı. Bunun altında müthiş metotlar vardı. Onu da kitaplarımda bulacaksınız, o ne müthiş bir şeydir. Bu, Avrupa’da ancak 20. yüzyılın birinci yarısında mümkün olmuştur.” (s. 38)

    “10. yüzyıldan itibaren Bizanslılar Müslümanlardan bilimleri alıyorlar, tercüme ediyorlar Yunanca’ya… Ancak ne diyorlar biliyor musunuz? Müslümanların yeni şeyler keşfettiklerinin farkında bile olmadan, umursamadan: ‘Bunlar hâlâ bizim, Yunanlıların bilimleri’ ” (s. 41)

    Sezgin: “Avusturyalı büyük bir bilgin vardı, diyor ki: ‘Yunanların bilimler tarihinin başlangıcında değil gelişmesinin ortasında olduğunu söylediğimiz zaman büyük hücumlarla karşılaşıyoruz!’ Bu fikir hâlâ devam ediyor. Belki yavaş yavaş değişmeye başladı ama o değişmeyen kafaların yanında değişme oranı çok küçük kalıyor.”

    Turan: “Yani Müslümanların bilime katkısını hâlâ kabul etmiyorlar.”

    Sezgin: “Aslında bizim Türklerin bir kısmı da kabul etmek istemiyor! Gerçekten enteresan, inanmak istemiyorlar.” (ss. 55-56)

    “Almanya’da Müslümanların bilimler tarihindeki yerini bilen insanlar Türkiye’de bilenlerden sayıca fazla. Alman bir felsefeci Hanım Sigrid Hunke, Batı’nın Üzerine Doğan Allah’ın Güneşi kitabının sahibi, okudunuz mu, bilmiyorum? Kendisi oryantalist olmamasına rağmen bu çok akıllı kadın oryantalistlerin müspet tespitlerine dayanarak çok mühim bir kitap yazdı. Bu kitap Japonca’ya, Arapça’ya, Fransızca’ya tercüme edildi ama İngilizce’ye tercüme edilmedi. Ve bu kitap Türkçe’ye de tercüme edildi.” (s. 56)

     “…Alman televizyonlarından biri “Dünyanın Mucizeleri” adlı bir programda bizim müzenin otuz dakikalık kısa bir filmini yaptı. Programın yapımcısı bu programdan dolayı ölüm tehditleri aldı. Bize tehdit gelmedi ama o adamcağız, “Bu işe girerseniz hayatınız tehlikeye girer!” diye tehditler aldığını bize anlattı. Alman bilginlerinin, İslâm bilginlerinin başarılarını tanıma hususundaki bilgilerimizin gelişmesinde çok büyük katkıları vardır. Ama öbür tarafta da böyle bir taassup var!” (ss. 56-57)

     “Müslümanlar 16. yüzyılın ortalarına kadar bilimde Avrupalılara nispetle daha ilerdeydiler. Fakat Avrupalılar Müslümanlardan bilgiyi 10. yüzyıldan itibaren aldılar. Bu alış merhalesi tam 500 yıl sürdü. Bizim Türklerin çoğu bunu bilmezler.” (s. 57)

    “Birkaç ay evvel araştırmalarım arasında, bir Alman bilgininin bir tespitine rastladım, şunu söylüyor ki benim için çok önemli, bunu kitabımda da kullanacağım. İslâm coğrafyasından hiç haberleri yok, kendi kendilerine münakaşa ediyorlar. Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey… Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!” (s. 66)

     Turan: “Peki İslâm dünyasında ilk harita ne zaman yapıldı hocam?”

    Sezgin: “9. yüzyılın başından itibaren enlem boylam derecelerine dayanan haritalar yapmaya başladılar. Ve müthiş bir şekilde de yaptılar! Öylesine müthiş bir şekilde yaptılar ki mesela Yunanlılarda Akdeniz’in uzunluğu 62-63 dereceydi. Bunu Müslümanlar daha 9. yüzyılda 10-11 derece tashih ettiler, 52-53 dereceye indirdiler. Esasında uzunluk 42 derecedir. 11-12. yüzyılda yeni bir hamleye girdiler ve bunu 44 dereceye indirdiler. Bizim Osmanlı âlimleri de enlem-boylam dereceleriyle haritalar yapıyorlardı. Ben şimdi onların haritalarını toplamaya çalışıyorum, müthiş neticeler çıktı ortaya. Bakıyorsunuz Anadolu haritalarını, Balkan haritalarını o kadar mükemmel yapmışlar ki, maalesef bu gerçek bugüne kadar bilinmiyor.” (ss. 66-67)

    “Kataloğumun 1. cildinin üçüncü faslında George Sarton denen büyük bir bilim adamından bahis var. Bir bilim tarihçisi… Ben sadece İslâmî bilimler tarihini yazıyorum. Bu adam, bütün kültür dünyalarının bilim tarihlerini yazacak kadar cesur bir adam. Çok hürmet duyduğum insanlardan biri. Oryantalistlerin İslâm bilimlerine dair müspet tespitlerini ilk defa bilimler tarihine sokan kişi. Böyle büyük bir adam, İslâm bilimlerini çok iyi biliyor. Diyor ki: ‘Bu, İslâm bilimlerinin mucizesi. Bu mucizenin sebeplerini ben çözemedim’ diyor.” (s. 74)

    “Biz okulda, lisede hocalarımızdan yanlış, haksız hikâyeler duyardık. Ben ilkokula gittiğimde okulun ikinci haftasında benim süslü püslü bir hanım öğretmenim vardı. O derste bize diyordu ki: “Müslüman âlimler dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna inanıyorlar.” Ben bunun tashihini hiçbir lise kitabında görmedim. Ben bu bilgiyi üniversiteye kadar taşıdım. Alman hocam Hellmut Ritter’in sayesinde etütlere girdim, gerçekleri gördüm. Frankfurt’taki çalışmalarımdan sonra baktım ki Müslümanlar dünyayla güneş arasındaki en kısa mesafenin en uzak noktasının yıllık ne kadar değiştiğini saniyelerle hesaplayabilmişler. Yine Bîrûnî dört mevsimin süresini tutuyor, ondan sonra bunu diferansiyel matematikte çözüyor. Bunları öğrendik. Bu bilgiyle benim hoca hanımın söylediği laf arasındaki farkı daima düşünüyorum.” (s. 75)

    Sezgin: “O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim.”

    Turan: “Yarım gün inşaat işçisi olarak çalışacaktınız, geriye kalan zamanınızı da bilime ayıracaktınız!”

    Sezgin: “Evet öyleydi. Bu düşünce bana müthiş bir kuvvet veriyordu! Uçuyordum biliyor musunuz?” (s. 85)

    “Ben 7. ciltte ilk defa İslâm meteoroloji tarihini yazdım. Yani böyle bir şey hiç yoktu. O meteoroloji tarihini yazarken gördüm ki Avrupa’nın 18., 19. yüzyılında vardıkları neticelere Müslümanlar 9. yüzyılda varmışlar. Mesela “rüzgâr nasıl ortaya çıkar? Med ve cezir nasıl olur? Dolu nasıl oluşur?” gibi bu türden meteorolojik meseleleri Müslümanlar 9. yüzyılda biliyorlardı. Mesela rüzgârın nasıl ortaya çıktığı meselesini Avrupalıların modern bilimler tarihi, Immanuel Kant’a dayandırır. Ama Müslümanlar bunu daha önceden en mükemmel şekilde hem de 9. yüzyılda biliyorlardı. Meteoroloji tarihi bu bakımdan son derece mühimdir derim.” (ss. 95-96)