• Bilim ve Yaratılış

    “GALAKSİ KÜMESİ” Mİ DEMEK İSTERSİNİZ, “TELESKOP” MU?

    1.975 kere okundu
    Credit: NASA; ESA; L. Bradley (Johns Hopkins University); R. Bouwens (University of California, Santa Cruz); H. Ford (Johns Hopkins University); and G. Illingworth (University of California, Santa Cruz)

    Kütlesi olan (elbette biz de dahil) her şeyin uzay-zamanı büktüğünü az çok herkes biliyordur artık. Gezegenimizde tam Güneş tutulmasının gerçekleşebilmesi nimetinden istifade edilerek kütlenin uzay-zamanı büktüğünün 1 asır önce ispat edildiğini daha önce detaylı anlatmıştım. Bir galaksi kümesi ise tahmin edeceğiniz gibi, bu bükmeyi Güneş’ten daha çok yapar. Çünkü bir kümenin içindeki onlarca veya yüzlerce galaksi, onlara göre zerre kadar kalan Güneş’ten daha çok kütleye sahiptir.

    Galaksi kümelerinin toplam kütleleri çok büyük olduğu için ışığı bükerek bir mercek gibi odaklarlar. Buna “kütle çekimsel mercek etkisi” deniyor. Bizler bu etki aracılığıyla, bu kümenin arkasında bulunan ve elimizdeki imkânlarla göremeyeceğimiz kadar uzakta olan galaksileri görebilir oluruz. Sonuç olarak galaksi kümeleri adeta dev bir mercek gibi davranmış, teknoloji ile asla elde edemeyeceğimiz büyüklükte (muazzam) bir teleskop görevi görmüş olur.

    Takip edenler bilir; bilim insanları bazen çok uzakta galaksi keşfettiklerini açıklarlar. İşte bu galaksilerin büyük kısmı, bahsettiğim bu kütle çekimsel mercek etkisi vesilesiyle keşfedilmiştir. İncelediğimiz kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin -bizce- soluk ışıkları, bu kümenin kütle çekimiyle bize (gözlemciye) odaklanıyor ve dikkatli inceleyenler o çok uzak galaksileri, şekilleri biraz farklılaşmış olsa da görebiliyor.

    Bu mercek etkisi olmasaydı, günümüzde keşfetmiş olduğumuz çok uzak galaksilerin büyük kısmını göremeyeceğimiz ifade ediliyor. Mesela kütle çekimsel mercek etkisiyle tespit edilen galaksilerden birine örnek, A1689-zD1’dir (2008 yılında). A1689-zD1 ile aramızda kalan Abell 1689 (fotoğraftaki) galaksi kümesinin kütle çekimi sebebiyle, A1689-zD1 adlı galaksiyi görebilir ve inceleyebilir durumda olduk.

    Uzak (doğal olarak evrenin geçmişini gösteren) galaksileri görebilmemiz, evrenin yaratılış anına yakın dönemleri inceleyebilmemiz için büyük önem taşıyor. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız seçebileceğiniz ince ve eğri ışıklar, bize yaklaşık 2.3 milyar ışık yılı uzaklıkta olan Abell 1689 isimli bu kümeden çok daha uzaktaki galaksilerin, mercek etkisi aracılığıyla bize ulaştırılan görüntüleridir.

    Daha önce süpernovaların, nötron yıldızlarının, Ay’ın, Güneş tutulmasının, Merih’in, Merkür’ün, Venüs’ün (sera etkisi örneğini hatırlayın), Jüpiter’in ve diğer gezegen ve yıldızların nasıl bizlere hem bilgi edinme anlamında, hem de fiziksel anlamda nimet kılındığından bahsetmiştim. Galaksi kümeleri aracılığıyla meydana gelen bu büyük etki de bir bilgi edinme aracı olarak bizlere sunulmuş bir nimettir. Her araştırmayla, evrendeki her detayın insanlara sunulmuş bir güzellik ve imkân olduğu, insanlar için daha da net açığa çıkar olmaktadır.

    “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13)

    “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.” (Lokman Suresi, 20)

    Onur Mustafa Ezber

  • Bilim ve Düşünce

    ATEİZM NEDEN BİLİM KARŞITLIĞIDIR?

    1.213 kere okundu


    Bölümler:

    Algılamamız Üzerine…

    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

    İhtimal Verme Zorunluluğu

    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?


    Algılamamız Üzerine…

     Ateizm savunucuları, Tanrı’ya ve dine inanmadıklarını ifade ederler. Bu kabulleriyle çelişmemek için de her konuya bakışlarını, buna göre şekillendirmeleri gerekir. Bunu tam olarak yapamasalar da, kendileriyle çeliştiklerinin çoğu zaman farkında olamasalar da bazı sloganları tekrar ederek belli bir izlenim bırakmaya çalışırlar. Bu sloganları arasında “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek rehberdir” vardır.

     Daha önce bu, kendi içinde bile çelişen ifadeleri savunanların, tutarlı olurlarsa ne gibi sonuçlara ulaşacağı, düşünen insanlar tarafından defalarca gösterildi. Ben de bu yazıda, ateizmin aslında neden bilim karşıtlığı olduğunu, algılamamız üzerinde durarak gösteriyorum. Ateizmin, bilim karşıtlığı olduğunu anlamak için elbette sadece bu konu üzerinde düşünmemiz gerekmediği gibi, bu konuyu anlatmak için bu kadar uzun bir yazıya da gerek yok. Burada anlattığımı 5-6 cümleyle de özetleyebilirdim ama hangi sonuçlara adım adım nasıl ulaştığımı gösterebilmek ve bir eleştiri gelirse tam hangi noktada eleştirildiğimi sorabilmek için ayrıntılı bir anlatım yapmak istedim.


    “Tek Rehber Bilimdir” Deyip, Bilimi Tek Rehber Olarak Görmemek…

     Ateizm savunucuları “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya diğer bir ifadeyle “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir” demeleri sebebiyle, bir ifadenin doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilmeleri ve onu inançtan ayrı değerlendirebilmeleri için, o ifadenin doğru veya yanlış olduğuna dair deney ve gözleme dayanan, bilimsel bir delil göstermeleri gerekir.

     Eğer doğruluğuna veya yanlışlığına dair bilimsel delil gösteremiyorlarsa, “güvenilir tek bilgi kaynağı, bilimdir”, “tek rehber bilimdir” sloganlarıyla çelişmemeleri için onun doğruluğuna da yanlışlığına da ihtimal vermeleri gerekir.

      Çünkü delil gösteremedikleri halde o bilgi için “yanlış” deyip doğruluğuna ihtimal vermiyorlarsa, onlar aslında inanç sahibi insanlar demektir; o bilginin doğru olmadığına inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Tersi de olabilir; bir bilginin doğru olduğuna inanıyor da olabilirler.

     Bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır.

    * Bir kabulün inanç seviyesinde kalması, elbette onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Bununla beraber, bir kişi, başkalarının şahit olmadığı veya şahit olsa da kabul etmediği delillere şahit olduysa, ilgili kabulü, inanç seviyesinden çıkıp kendisi için kesin doğru olabilir, başka kimse kabul etmese de, bu ayrı konu.


    Gerçeği Algıladığına Dair Bilimsel Delilin Ne?

     “Bilim” dediğimiz disiplin ile elde edilen bilgilerin kendilerine doğruyu gösterdiğine emin olmaları için, algılarının kendilerini yanıltmadığına veya doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları gerekir.

     Doğru bilgiye ulaştıran varlıkları algıladıklarına emin olmaları için de, çeşitli amaçlarla çok gelişmiş bilgisayarlara ya da benzeri şeylere bağlanmış, gerçeklikten farklı dünya algılattırılan varlıklar olmadıklarına emin olmaları gerekir.

    * Bu yazıda “dünya” kelimesini kullandığım yerlerde, doğayı/evreni, algılanabilen her şeyi kastediyorum.

     Algıladıkları algılattırılan şeyler ise, “algılıyorum” dedikleri şeylerin tamamı kendilerine algılattırılan şeyler olur zaten.  Bilim, insanlara sahte dünya algılattırıldığını gösterebilir mi? Bilmem, bunun üzerine düşünülüp kafa yorulabilir ama konu bu değil. Konu, bilimin onlara sahte dünya algılattırılmadığını gösterebilip, gösteremeyeceği ile ilgili.

    Bir gün kendilerine sahte dünya algılattırıldığını fark edip bir yolunu bularak “gerçek” dedikleri bir dünyada uyansalar bile, “gerçek” dedikleri dünyada algıladıkları dahil hepsi aslında kendilerine algılattırılan şeyler olabilir. Yani “artık uyandık içimiz rahat olsun, bundan sonra bize kimse algılattırmıyor” diyemezler, bunu ispat edemezler; sadece buna inanabilirler. Kendilerine gerçeklikten farklı bir dünya algılattırılmadığını asla deney ve gözlem ile, bilim ile gösteremezler.

     “Deney ve gözlem” dediğimiz yöntemler de yine kendilerine algılattırılması muhtemel dünyanın içinde kullanacakları yöntemler olur. Bilim, kendilerine asla sahte dünya algılattırılmadığını gösteremez; kendilerine sadece algılattırılması muhtemel dünyanın içinde belirlenmiş kuralları, olayları gösterir.


    İhtimal Verme Zorunluluğu

     Bilim, kendilerine sahte dünya algılattırılmadığını asla  gösteremediğine göre, yukarıda da belirttiğim gibi, “güvenilir tek rehber bilimdir” diyen ateizm savunucuları, gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını ihtimal olarak görmek durumundalar.

     Eğer aksini gösteren delil olmadığı halde bunu bir ihtimal olarak görmüyorlarsa, o halde onlar inanç sahibi insanlar demektir; gerçeklikten farklı bir dünya algılamadıklarına çok güçlü bir şekilde inanıyorlar, güveniyorlar demektir. Bu ise, kendi kabulleriyle çelişmeleri anlamına gelir. Çelişmemek için mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar; “gerçek dünyayı da algılıyor olabiliriz, bize algılattırılan gerçek olmayan dünyayı da” demeleri gerekecektir.

     Hatırlayalım; bir bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına çok çok güçlü şekilde inanılıyor ve inanmak isteniyor olunması, o bilgiyi, deney ve gözlemden beklenen bilgiyle eşitlemez; o kabul, ispatlanmadığı sürece inanç seviyesinde kalır. Kısacası; insanlar bir şeyi öyle kabul etmek istiyor diye, o şey öyle demek değildir.

     Kendileriyle çelişmemek için bu ikisine de ihtimal vermek zorunda olduklarına göre, “bilim” dediğimiz alan hakkında nasıl düşünmek durumunda olduklarını inceleyelim. Ama ondan hemen önce, bu konuyu benim gibi müslümanların bakış açısına göre de incelemek istiyorum.


    Müslümanların İmanı, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Bizim için gerçeklik nedir? Önce bunu düşünmeliyiz. Biz her detayı zaten Allah’ın var ettiğine iman ediyoruz, bunu açıkça söylüyoruz. Allah bizim esas zihnimizi bu boyuttan farklı bir boyutta tutup bu hayatta algıladığımız her şeyi o zihnimize algılattırsa ne fark eder, zihnimizi öyle farklı boyutta var etmeden doğrudan bu beynimize algılattırsa ne fark eder? İkisi de bizim için aynı değil mi? Sonuçta bunların hepsini yaratan/algılattıran Allah ve imanımıza göre Allah, bunlar üzerinde düşündüklerimizden ve bunlarla yaptıklarımızdan bizi sorumlu tutacak. Dünya hayatı geçici, ama geçici olması, algıladıklarımızın sahte ve yanlış bilgi verici olduğu anlamına gelmez bizim için.

     Dolayısıyla, eğer başka bir boyutta şu an algıladığımız her şeyin kendisine algılattırıldığı bir zihnimiz varsa ve o zihnimizin bulunduğu boyuttan farklı veya belki daha az detaylara sahip dünyayı algılıyorsak da, hiç öyle bir zihnimiz olmadan doğrudan sadece bu beynimizle algılıyorsak da fark etmez; iki durumu da yaratan, her şeyin sahibi/yaratıcısı olan Allah’tır.

     Algılattıranın Allah olduğu bildiğimiz için, dünyaların farklı olmasının, algıladığımız dünyadakileri incelememizin bizi yanıltacağı anlamına gelmeyeceğini biliriz. Farklı bir dünya algılıyorsak, imanımıza göre onu bize algılattıran da sadece Allah olacağı için canlıları, evreni, fizik kurallarını incelememiz, kısacası bilim ile ilgilenmemiz bizi yine doğruya iletecektir, faydalı olacaktır.

     Öyleyse 2 durumda da bilime bakışımız değişmez; bilim bizim için kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren bir alan olacaktır. Çünkü bize göre bütün varlıklar, onları incelediğimizde bize doğruyu gösteriyordur. Allah bize farklı bir dünya algılatıyorsa, bu sadece başka bir boyuttakinden farklı veya belki daha az detaylara sahip bir dünya olabilir. Ama bu algılatılan dünya, imanımıza göre kesinlikle, kendisini inceleyeni doğru bilgiden saptırıcı, aldatıcı bir dünya olmayacaktır. İncelemelerimiz bizi yine doğruyu anlamaya, Allah’ın yaratma sanatını öğrenmeye yönlendirecektir.

     Şunu da akılda tutalım; bilimsel konularda acele edişlerimiz sebebiyle yanlış sonuçlara varabiliriz ama bu, algıladıklarımızın yanıltması anlamına gelmiyor. Yanlış sonuca varmamız; acele etmemiz, sabretmememiz sebebiyle yaptığımız yanlış yorumlarla kendi kendimizi yanlış sonuca yönlendirmemiz anlamına gelir. Kişilerin kendilerini yanıltmaları ile algıladıklarının onları yanıltması durumunu birbirine karıştırmamalıyız. Sonuçta sabredip doğayı/evreni incelememiz bizi doğru bilgiye yönlendiriyor.

     Allah birçok Kur’an ayetinde canlıların, yerin ve göklerin yaratılışında düşünen insanlar için deliller olduğunu bildirmektedir. Bakara Suresinin 164., Âl-i İmrân Suresinin 190., Ra’d Suresinin 2-3 ve 4., Casiye Suresinin 13. ayeti, bahsettiğim ayetlere verebileceğim örneklerdir. Demek ki bizim inandığımız Allah, yarattıkları/algılattırdıkları üzerinde düşünenleri doğruyu anlamaya yönlendirendir. Öyleyse her 2 durumda da bilim bizim için kıymetlidir, doğayı/evreni incelemek bizi doğru bilgiye yönlendirir ve asla aldatmaz.


    Ateizm Savunucularının Kabulü, Bilime Nasıl Bakmayı Gerektiriyor?

     Şimdi de ateizm savunucularının açısından düşünelim. Hatırlayalım; Ateizm savunucuları “tek rehber bilimdir” demeleri sebebiyle, gerçeğinden farklı bir dünya algılattırılıp algılattırılmadığı konusunda bir inanç sahibi olamayacakları için, mutlaka iki duruma da ihtimal vermek zorundalar.

     “Güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” veya “bilim tek rehberdir” derler ve “rüyada mıyız?” veya “birileri bize sahte dünya algılattırıyor olamaz mı?” sorularına “hayır” cevabını verirler ama bize sahte dünya algılattırılmadığının hiçbir bilimsel kanıtı olmadığının farkında olmazlar!

     Gerçeklikten farklı bir dünya algılamalarını, aksi gösterilmediği için ihtimal olarak görmeliler ama bu ihtimali vermeleri de bilime güvenmemelerini gerektirir. Çünkü ateizm savunucuları, bizim gibi, her şeyi Allah’ın yarattığı/algılattırdığı inancına sahip olmadıkları için söz konusu ihtimal, onlar için çok farklı ihtimalleri de getirir.

     Ateizm savunucularına göre kendilerine farklı dünya algılattıran varlığın veya varlıkların kendilerine doğruyu, gerçeği algılattırması için hiçbir sebep olmaz; onlara göre algılattıran, Allah değildir. Öyleyse pek çok farklı niyette zeki varlık bunu yapabilir.

     Mesela ateizm savunucularına göre, çok gelişmiş zeki varlıkların, onları çok gelişmiş bilgisayar benzeri şeylere bağlayarak üzerlerinde psikolojik deneyler yapmamaları için hiçbir sebep yoktur. Bu, olması ateizme göre muhtemel zeki varlıkların yüzlerce, binlerce farklı amacı olabilir ama biz birkaç örnek seçelim ve düşünelim.

     Farklı fizik kanunlarının veya farklı olayların yaşandığı bir evrende olan bu zeki varlıklar, “acaba şöyle bir gezegen, yıldız sistemi, evren veya kanunlar olsaydı insanlar hangi düşüncelere sahip olurdu, o toplumlar en sonunda nasıl bir noktaya ulaşırdı?” diye merak edip onları denek olarak kullanabilirler. Ayrıca bütün bunları yapmaları için çok beklemeleri de gerekmez.  Belki zaman kavramları bile deneklere göre farklı olabilir; denekler bir ömür yaşarken onlar için birkaç saniye geçmiş olabilir, sonuçta bilgisayar benzeri şeylere bağlılar. Sonra tek yaptıkları, sonuçlara bakıp, bunlara göre kendi yollarını belirlemek olabilir. Bunlar biz müslümanlar için değil ama ateizm savunucuları için hep ihtimaldir, ihtimal olması da şarttır.

     Veya denek olan sadece seçilmiş 100 ya da 1000 kadar kişi olup, diğer insanlar programın parçası olabilir. Birçok kişi veya olay gerçek dünya tarihinden kopyalanmış, ama küçük farklılıklar olsa nasıl olur diye düşünülmüş olabilir. Belki de biyoloji, fizik ve kimya ile ilgili farklı özellikler belirleyip insanların nelere inanacağını, nasıl hareket edeceğini ve düşüneceğini araştırıyorlardır. Belki de deneklerin zannettiği gibi bir dünya tarihi hiç yaşanmadı ya da gerçek dünyada yaşananları biraz değiştirip hafızalarına yüklediler. Kendileriyle ilgili anıların hepsi de yüklenmiş anılar olabilir. Deneklere algılattırılan bu dünyada, insanlara bir şeyler algılattırmanın veya yüklemenin mümkün olmadığı tespit edilseydi bile gerçek dünyada bu mümkün olabilir. Her şey çok farklı olabilir, denekler bunu bilemez. Ya da ateizm savunucularına göre, kendilerine sahte dünya algılattırabilecek bu zeki varlıkların, laboratuvarda bilinç üretememeleri için bir sebep var mı? Ateizm savunucuları için, kendisine sahte dünya algılattırılan bu beynin veya benzeri şeyin, bu zeki varlıklar tarafından üretilememesi için sebep nedir ve kendilerinin o üretilmiş beyin veya benzeri şey olmaması için sebep nedir?

     Bana göre elbette böyle şeyler yok, bunlar çok saçma ve algıladığımız, bildiğimiz her şeyin sahte olması mümkün değil, çünkü ben Kur’an’a iman ediyorum. Müslümanlar zaten neye iman ettiklerini açık açık söylüyorlar, o yüzden bunları ihtimal olarak görmediklerinde çelişmezler. Ama ateizm savunucuları bunları hep ihtimal olarak görmelidir, “böyle bir şey yok” diyerek inkar ederlerse ‘kendilerine gerçeklikten farklı bir dünyanın algılatılmadığı’ şeklindeki deney ve gözlem ile elde edilmemiş bir görüşü kabul ederek çelişirler. Çünkü onlar “güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” ve “bilim tek güvenilir bilgi kaynağıdır, tek rehberdir” diyordu. “Böyle bir şey yok” diyen ateizm savunucularına “nereden biliyorsun?” diye sorabilirsiniz.

     Burada anlattıklarımdan çok farklı örnekler de verilebilir. Ayrıca  algılamalarına aracı yapılan şey, bilgisayardan çok farklı olan bilemeyecekleri bir şey bile olabilir ya da “beyin/algılayan” dedikleri şey, tahmin edemeyecekleri yapıda bir şey olabilir, bilemezler. Ateizm savunucuları, algılattıranın, algılatılan doğayı/evreni inceleyenleri doğruya yöneltmeyi dileyen Allah olduğunu kabul etmezler. Bu yüzden onlara göre algılattıran varlık veya varlıklar, onları deney veya daha başka amaçlarla kullanan ve sahte bir dünya algılattıran varlıklar olabilir. Öyleyse ateizm savunucuları için bilimi değerli görmenin ve ona güvenmenin hiçbir mantığı olamaz.  

     “Bilim” dediğimiz alanın onlar için değerli, kıymetli, güvenilir, doğruya yönlendiren ve faydalı olması için hiçbir sebep yoktur. Öyleyse bilim nasıl rehberleri olacak? Ateizm savunucularının düşünceleri, kendi içinde çelişmektedir. Bu ve diğer birçok konu üzerinde derin bir şekilde düşünülmediği için fark edilmiyor olabilir ama aklımızı kullanarak ateizmin kabüllerini ciddi şekilde incelediğimizde şu gerçeği anlıyoruz; ateizm bilim karşıtlığıdır. Bilime güvenmek için tek yol, yarattıklarını/algılattırdıklarını inceleyenleri doğruya iletmeyi dileyen ve tek olan Allah’a iman etmektir. Bilimin, evrenin kendisinin araştırmaya değer olduğunu düşünen (monoteist) dindarlar tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiş bir disiplin olması, elbette tesadüf değildir.


    Onur Mustafa Ezber

  • Uncategorized

    BİLİMİN İNSANLARA FAYDALI OLMASINI SAĞLAYAN, BİLİMİN KENDİSİ DEĞİLDİR

    755 kere okundu



    Bilim, bize ahlaki konularda rehberlik sağlamaz. Doğa bilimleriyle ilgilenerek atomun nasıl parçalanacağını öğrenebiliriz. Ama doğa bilimleri bize “şimdi bu bilgilerden yararlanarak bir bomba yapıp o bombayı Hiroşima ve Nagazaki’deki masum insanların üzerine atmayın” demez.

    Veya bilim bize, “daha verimli ve net bilimsel sonuçlar elde etmek için Hitler Almanyası’nda Doktor Josef Mengele’nin yaptığı gibi insanlar üzerinde korkunç tıbbî deneyler yapmayın” demez.

    Doktor Josef Mengele’nin insanlar üzerinde yaptığı korkunç deneyler, bilim adına müthiş bir ilerleme olarak görülüyordu. Çünkü deneyler doğrudan insanlar üzerinde yapılıyordu. Bilimin dışında güvenilir bir bilgi kaynağı olmadığını ve insanlığı geliştirecek olanın sadece bilim olduğunu düşünen biri, elbette bu deneyleri insanlığın gelişmesi için çok yararlı bulacaktır.

    Hatta bugün, Doktor Mengele’nin deneylerinin, nelere faydalı olduğunu anlatanlar mevcut. Bu zihniyete sahip olanlar, insanlık için elbette büyük bir tehlikedir.

    Doktor Mengele, ekibiyle, deneyleri için işe yarayacağını düşündüğü insanları seçiyor, diğerlerini ise gaz odalarında öldürülmeye gönderiyordu. Dr. Mengele’nin ve diğer doktorların deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü ve ciddi şekilde sakat bırakıldı. Burada, en azından bilgi amacıyla çok ağır olmayan bazı fotoğrafları görebilirsiniz; https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/gallery/nazi-medical-experiments-photographs

    Dr. Mengele, özellikle ikizler üzerinde çalışmaya önem veriyordu. İkizlerden birinin kanını ve organlarını diğerine naklettiği ve bazılarını öldürerek iç organlarını detaylı şekilde incelediği bilinmektedir.

    Göz renginin kalıtsal olarak değiştirilip değiştirilmeyeceğini ölçmek için esirlerin gözleri üzerinde acı verici işlemler yaptı. O insanların büyük kısmı elbette kör oldu. Deneyde artık işe yaramayacağını düşündüklerini zaten gaz odalarında ölüme gönderiyorlardı.

    İnsanların basınca ne kadar dayanabileceğini ölçmek için denek olarak kullandıkları insanları basınç odasına sokuyor ve iç organları patlayana kadar basınç uyguluyorlardı.

    İnsanların soğuğa ne kadar dayanabileceğini ölçmek için içi buz dolu küvete sokuyorlar ve ölene kadar bekletiyorlardı. Deneyi yapan doktorlar, bütün sonuçları titizlikle kaydediyordu.

    Çocuklara ciddi hastalıkların mikroplarını enjekte ederek ne kadar dayanabileceklerini ölçtüler. Yaptıkları araştırmaların sonuçlarını diğer bilim insanlarına da gönderdiler.

    Deneylerinde binlerce insan vahşice öldürüldü veya ciddi şekilde sakat bırakıldı. Bu korkunç deneylerin tamamını, detaylarını ve sağ kurtulan çocukların anlattıklarını burada aktarmayacağım dileyenler araştırabilir.

    ***

    Bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen ilaçlar, bilimsel bilgilerden yararlanılarak üretilen binbir çeşit silahı görmemize engel olan at gözlüğü işlevi görmemeli. İlaç, bize faydalı olmasını istediğimiz bir şey, yapılanları göremeyecek kadar şuursuzlaştıran bir şey değil.

    Bilimi tek başına gelişmenin kaynağı olarak görmek, bilimsel bilgilerden yararlanılarak silah üretilmesini de gelişmenin parçası olarak görmektir. Bilimden istifade edilerek üretilen ilacı sana satıyor olmaları, yine bilimden istifade edilerek üretilen kimyasal silahı diğer bir insanın öldürülmesi için karşı tarafa satmalarına engel olmuyor.

    Bilim yaptıktan sonra geliştirilen teknolojiyle insanlığın bir bölümüne (maddi imkanı olanlara, sömürülmeyenlere) fayda sağlandı, fakat dikkat ederseniz insanlığın daha büyük bölümüne ve hatta diğer canlılara ise büyük acılar ve yıkım getirdi. 1. ve 2. Dünya Savaşı su tabancasıyla yapılmamıştı.

    Teknoloji, teknolojiyle öldürülmediğin ve sömürülmediğin kadar istifade ettiğin bir şey. Şu anda, zengin ile fakirin hayatı arasında, daha fazla fark oluşturan bir şey.

    İnsanlara acı ve yıkım getirecek zararlı üretimlerin yapılmamasını ancak din emreder, bilim değil.

    Bilim aracılığıyla sahip olduğumuz şey, bilgidir; doğayla ilgili bilgi. Öğrenilen bilgilerin ve bu bilinenlerle yapılacak üretimlerin insanlara zarar vermeyecek şekilde yönlendirilmesini emreden, dindir (İslam). Masum insanlara zarar vermeyi yasaklayan, yardımlaşmayı ve iyiliği emreden her Kur’an ayeti, Müslümanları, insanlığa sadece zararsız üretim yapmaya mecbur eder.

    “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…” (Mâide Suresi, 32)

    “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.” (Fussilet Suresi 34-35)

    “Onlar, bollukta da darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah, muhsinleri/iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân Suresi, 134)

    “Onların mallarında dilenip isteyen ve mahrum olan için de bir hak vardı.” (Zariyat Suresi, 19)

    Bugün, bilimden istifade edilerek üretilen silahlarla masum insanlar öldürülüyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, bu silahlar satılarak çok büyük paralar zaten kazanılıyor. Amaç para kazanmak ve çıkar ise, yine bilimin ortaya koyduğu bazı verilerden istifade edilerek geliştirilen fabrikalarda, insanları bağımlı yapıp mahveden sigaralar çok daha hızlı üretilerek para kazanılıyor. Silah ve sigara dışındaki örnekleri vermeyi size bırakıyorum.

    Kazanç elde etmek için sadece yararlı olanı üretmek gerekli değil. Bilim de bize, neden insanlar için sadece yararlı olanı üretmemiz gerektiğini söylemiyor; onu söyleyen, bilimden farklı bir kaynak.

    Yeterli parası olanlar, şimdi bilimin getirdiği teknoloji sayesinde şahane bir cep telefonu kullanıyor diye Afrika’daki insanlar her gün parti yapmıyor; Onlar, kaynakları yetersiz olduğu için veya yetenekleri olmadığı için değil, “medeni” denilenlerin teknolojiden de yararlanarak yaptıkları sömürüler yüzünden ölüyorlar.

    Bilimin insanlara faydalı olmasını sağlayan şey, bilimin kendisi değildir; ahlaktır. Kişinin her şartta güzel ahlaklı olmasını emreden ise dindir (İslam).

    Bu konuyu anlatmak için hazırladığım video burada; youtube.com/watch?v=VPxCAi_xT6I

    Onur Mustafa Ezber

  • Kitaplardan Faydalı Alıntılar

    Fuat Sezgin-Sefer Turan söyleşisi, “Bilim Tarihi Sohbetleri”, Pınar Yayınları, 2. Baskı, Şubat 2019

    663 kere okundu

    “Bilim Tarihi Sohbetleri” adlı bu kitap, bilimler tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin’in Sefer Turan ile yaptığı söyleşileri içeriyor. Burada kitaptan, Fuat hocamızın bazı sözlerini aktardım. Sefer Turan’ın sözleri nadiren geliyor, o kısımlarda soyadları da belirtilmiştir.

    “Bakın dün Frankfurt’taydım ve Berlin Üniversitesi’nden bir profesör geldi asistanıyla birlikte. Kendisi bilimler tarihçisi değil. Benim 5 ciltlik kataloğumu görmüş. Optik cildini okuduktan sonra bu senenin sonuna doğru “İslâm’da Optik” konulu bir kongre düzenlemeye karar vermiş. Beni haberdar etti. Bana bir mektup yazdı, “her şeye rağmen hâlâ ümidimi kesmeyeceğim, size geleceğim” dedi ve geldi. Çok sempatik bir adamdı. Asistanlarımdan birine müzeyi gezdirmesini söyledim. İki saate yakın müzeyi gezdikten sonra bana geldi, dehşete düşmüştü. Ben, kataloğuma rağmen bunların ona bu kadar tesir edebileceğini zannetmiyordum, tahmin etmiyordum. Müthiş heyecanlanmıştı. Bu, 65 yaşına girmiş akıllı bir profesörün heyecanı. Bu zannedersem size birçok şeyi ifade eder.” (s. 34) 

    “Müslümanlar Hicri 2. yüzyılda kimya ilmini bir tecrübî ilim olarak kurdular. Bunu kuran adam büyük bir şahsiyet, büyük bir bilim adamıydı: Cabir İbni Hayyan. Cabir İbni Hayyan’ın kitapları 12. yüzyılda Avrupa’ya intikal etti, ona Geber diyorlardı. (Onun Latinlerin kafasındaki hayale dayanan bir resmi vardır. O resmi de müzenin duvarlarında asılı olarak göreceksiniz.) Bu adamcağız kimya ilminde öyle bir ilerleme kat ediyor ki ancak ondan sonra 18. ve 19. yüzyılda ona ilave edilebilecek yeni bazı kıpırdamalar görüyoruz. Bunun yüzlerce misali vardır. Çoğu benim o kataloğun 1. cildindedir.” (ss. 37-38)

    “Müslümanlar 15. yüzyılda Afrika’nın doğusuyla Sumatra arasındaki mesafeyi bugünkü gerçeğe aşağı yukarı tamamıyla uyacak şekilde hesaplayabiliyorlardı, düşünün. Evet. 6.600 kilometrelik mesafeyi hesaplayabiliyorlardı. Bunun altında müthiş metotlar vardı. Onu da kitaplarımda bulacaksınız, o ne müthiş bir şeydir. Bu, Avrupa’da ancak 20. yüzyılın birinci yarısında mümkün olmuştur.” (s. 38)

    “10. yüzyıldan itibaren Bizanslılar Müslümanlardan bilimleri alıyorlar, tercüme ediyorlar Yunanca’ya… Ancak ne diyorlar biliyor musunuz? Müslümanların yeni şeyler keşfettiklerinin farkında bile olmadan, umursamadan: ‘Bunlar hâlâ bizim, Yunanlıların bilimleri’ ” (s. 41)

    Sezgin: “Avusturyalı büyük bir bilgin vardı, diyor ki: ‘Yunanların bilimler tarihinin başlangıcında değil gelişmesinin ortasında olduğunu söylediğimiz zaman büyük hücumlarla karşılaşıyoruz!’ Bu fikir hâlâ devam ediyor. Belki yavaş yavaş değişmeye başladı ama o değişmeyen kafaların yanında değişme oranı çok küçük kalıyor.”

    Turan: “Yani Müslümanların bilime katkısını hâlâ kabul etmiyorlar.”

    Sezgin: “Aslında bizim Türklerin bir kısmı da kabul etmek istemiyor! Gerçekten enteresan, inanmak istemiyorlar.” (ss. 55-56)

    “Almanya’da Müslümanların bilimler tarihindeki yerini bilen insanlar Türkiye’de bilenlerden sayıca fazla. Alman bir felsefeci Hanım Sigrid Hunke, Batı’nın Üzerine Doğan Allah’ın Güneşi kitabının sahibi, okudunuz mu, bilmiyorum? Kendisi oryantalist olmamasına rağmen bu çok akıllı kadın oryantalistlerin müspet tespitlerine dayanarak çok mühim bir kitap yazdı. Bu kitap Japonca’ya, Arapça’ya, Fransızca’ya tercüme edildi ama İngilizce’ye tercüme edilmedi. Ve bu kitap Türkçe’ye de tercüme edildi.” (s. 56)

     “…Alman televizyonlarından biri “Dünyanın Mucizeleri” adlı bir programda bizim müzenin otuz dakikalık kısa bir filmini yaptı. Programın yapımcısı bu programdan dolayı ölüm tehditleri aldı. Bize tehdit gelmedi ama o adamcağız, “Bu işe girerseniz hayatınız tehlikeye girer!” diye tehditler aldığını bize anlattı. Alman bilginlerinin, İslâm bilginlerinin başarılarını tanıma hususundaki bilgilerimizin gelişmesinde çok büyük katkıları vardır. Ama öbür tarafta da böyle bir taassup var!” (ss. 56-57)

     “Müslümanlar 16. yüzyılın ortalarına kadar bilimde Avrupalılara nispetle daha ilerdeydiler. Fakat Avrupalılar Müslümanlardan bilgiyi 10. yüzyıldan itibaren aldılar. Bu alış merhalesi tam 500 yıl sürdü. Bizim Türklerin çoğu bunu bilmezler.” (s. 57)

    “Birkaç ay evvel araştırmalarım arasında, bir Alman bilgininin bir tespitine rastladım, şunu söylüyor ki benim için çok önemli, bunu kitabımda da kullanacağım. İslâm coğrafyasından hiç haberleri yok, kendi kendilerine münakaşa ediyorlar. Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey… Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!” (s. 66)

     Turan: “Peki İslâm dünyasında ilk harita ne zaman yapıldı hocam?”

    Sezgin: “9. yüzyılın başından itibaren enlem boylam derecelerine dayanan haritalar yapmaya başladılar. Ve müthiş bir şekilde de yaptılar! Öylesine müthiş bir şekilde yaptılar ki mesela Yunanlılarda Akdeniz’in uzunluğu 62-63 dereceydi. Bunu Müslümanlar daha 9. yüzyılda 10-11 derece tashih ettiler, 52-53 dereceye indirdiler. Esasında uzunluk 42 derecedir. 11-12. yüzyılda yeni bir hamleye girdiler ve bunu 44 dereceye indirdiler. Bizim Osmanlı âlimleri de enlem-boylam dereceleriyle haritalar yapıyorlardı. Ben şimdi onların haritalarını toplamaya çalışıyorum, müthiş neticeler çıktı ortaya. Bakıyorsunuz Anadolu haritalarını, Balkan haritalarını o kadar mükemmel yapmışlar ki, maalesef bu gerçek bugüne kadar bilinmiyor.” (ss. 66-67)

    “Kataloğumun 1. cildinin üçüncü faslında George Sarton denen büyük bir bilim adamından bahis var. Bir bilim tarihçisi… Ben sadece İslâmî bilimler tarihini yazıyorum. Bu adam, bütün kültür dünyalarının bilim tarihlerini yazacak kadar cesur bir adam. Çok hürmet duyduğum insanlardan biri. Oryantalistlerin İslâm bilimlerine dair müspet tespitlerini ilk defa bilimler tarihine sokan kişi. Böyle büyük bir adam, İslâm bilimlerini çok iyi biliyor. Diyor ki: ‘Bu, İslâm bilimlerinin mucizesi. Bu mucizenin sebeplerini ben çözemedim’ diyor.” (s. 74)

    “Biz okulda, lisede hocalarımızdan yanlış, haksız hikâyeler duyardık. Ben ilkokula gittiğimde okulun ikinci haftasında benim süslü püslü bir hanım öğretmenim vardı. O derste bize diyordu ki: “Müslüman âlimler dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna inanıyorlar.” Ben bunun tashihini hiçbir lise kitabında görmedim. Ben bu bilgiyi üniversiteye kadar taşıdım. Alman hocam Hellmut Ritter’in sayesinde etütlere girdim, gerçekleri gördüm. Frankfurt’taki çalışmalarımdan sonra baktım ki Müslümanlar dünyayla güneş arasındaki en kısa mesafenin en uzak noktasının yıllık ne kadar değiştiğini saniyelerle hesaplayabilmişler. Yine Bîrûnî dört mevsimin süresini tutuyor, ondan sonra bunu diferansiyel matematikte çözüyor. Bunları öğrendik. Bu bilgiyle benim hoca hanımın söylediği laf arasındaki farkı daima düşünüyorum.” (s. 75)

    Sezgin: “O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim.”

    Turan: “Yarım gün inşaat işçisi olarak çalışacaktınız, geriye kalan zamanınızı da bilime ayıracaktınız!”

    Sezgin: “Evet öyleydi. Bu düşünce bana müthiş bir kuvvet veriyordu! Uçuyordum biliyor musunuz?” (s. 85)

    “Ben 7. ciltte ilk defa İslâm meteoroloji tarihini yazdım. Yani böyle bir şey hiç yoktu. O meteoroloji tarihini yazarken gördüm ki Avrupa’nın 18., 19. yüzyılında vardıkları neticelere Müslümanlar 9. yüzyılda varmışlar. Mesela “rüzgâr nasıl ortaya çıkar? Med ve cezir nasıl olur? Dolu nasıl oluşur?” gibi bu türden meteorolojik meseleleri Müslümanlar 9. yüzyılda biliyorlardı. Mesela rüzgârın nasıl ortaya çıktığı meselesini Avrupalıların modern bilimler tarihi, Immanuel Kant’a dayandırır. Ama Müslümanlar bunu daha önceden en mükemmel şekilde hem de 9. yüzyılda biliyorlardı. Meteoroloji tarihi bu bakımdan son derece mühimdir derim.” (ss. 95-96)

  • Kitaplardan Faydalı Alıntılar

    Afyon Kocatepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mücahit GÜLTEKİN, “ALGI YÖNETİMİ VE MANİPÜLASYON – Kanmanın ve Kandırmanın Psikolojisi”, Pınar Yayınları, 4. baskı, Eylül 2017

    470 kere okundu



    “Gerçekle aramıza giren algı yönetmenleri ve manipülatörler; gördüklerimizi, duyduklarımızı ve hatta dokunduklarımızı nasıl yorumlayacağımızı belirlemek için profesyonel bir çaba gösteriyor.” (s. 11)

    “Gerçeği/hakikati tahrif etmeden görebilmek kolay değil. Bugün her birimizin algı yönetimi ve manipülasyon mağduru olması mümkündür. Herhalde bir insan için en acıklı şeylerden biri de kendi rızasıyla/kararıyla/arzusuyla kendisine zarar vermesidir. Algı yönetimi ve manipülasyon süreci tam da bunu hedeflemekte ve maalesef geniş kitleler üzerinde başarılı da olmaktadır. Elbette ki bundan korunmak, algı yönetimi ve manipülasyon sürecine direnmek de mümkündür. Bunun ilk şartı usta yalancıların yönettiği bir dünyada yaşadığımızın farkında olmaktır. Kuşkusuz, çevremizde yalancıların olduğunu bilmek, yalanı fark edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Bir yalanı inandırıcı kılan özellikleri de bilmek gerekiyor.” (s. 11)

    “Algı yönetmenleri, hedef kişiyi/kitleyi yönlendirilmeye ve kendisine söylenenleri yapmaya açık hale getirmektedir. Kişinin/kitlenin eleştirel düşünme kanallarını kapatabilmekte, algı yönetimi sürecinin içindeki yalanı görmelerine engel olabilmektedirler. Algıları yönetilen kişi ya da gruplar bazen sorulması gereken en basit soruları bile soramamakta, bazen sadece kendisinin bazen de bütün bir toplumun ağır bedeller ödemesine neden olacak bir yalana inanabilmektedirler. Algı yönetmenleri ve manipülatörler hiç kuşkusuz bunu profesyonelce yürütülen bir sürecin ve aynı profesyonellikte yönetilen bir organizasyonun sonucunda başarabilmektedir.” (ss. 14-15)

  • Kısa Notlarım
    782 kere okundu



    1- Dünya’da EN VERİMSİZ dediğimiz yerler, Dünya’yı ve kâinatı incelememiz için yaratılmış EN VERİMLİ yerlerdir. İnsanların en az etkileşimde bulunduğu ve özel konumlarda bulunan bölgelerdir. Mesela Antarktika; iklim araştırmaları, jeofizik, biyoloji, uzay bilimleri için mükemmel bir doğal laboratuvar özelliği ile yaratılmış bizim için. Nem oranı en düşük yerlerden ve kışın sezon boyunca karanlık olması harika nimettir. Dünya’da sadece orada yapılabilen bazı gözlemler var. Dünya yaratıldığından beri ilk durumunda kaldığından, oradaki buz katmanlarından, Dünya’nın geçmişi ile ilgili bilimsel veriler elde ediliyor. Nem ve insan ışıklandırmaları, uzayı gözlemlemek için en büyük engellerdendir. Bu yüzden, Dünya’daki en etkili uzay araştırmalarının yapıldığı yerlerden biri, en kurak ve nem oranı düşük bölge olan Atacama Çölü olmaktadır.

    2- Bilim, sadece Allah’a iman edenlerin alanıdır. Diğerlerinin bilimle uğraşıyor görünmeye çalışması, komik bir çelişki olur. Çünkü adı üstünde bilim, doğada bilgi olduğu düşüncesi üstüne kuruludur. Bilim yapan, doğada bir mantıksızlığa ve bir düzensizliğe ulaşmayı beklemez; varlıktaki mantığı/düzeni çözeceğini umar. Bilim; matematiği, kanunları kabul eder ve sonucunda keşfetmeyi umduğu şey mantıksızlık değil, bilgi ve anlamdır. Bilgi ise ‘Aklın’ sahip olduğudur. Ateizm bilim düşmanlığıdır; bilime ve göstereceği sonucun kabulüne engel olmanın en etkili yolunun, bilgi üzerinde tahrifat yapmak olduğunu keşfetmiş eski bir felsefi görüştür. İllüzyonistlerin yöntemi nasıl varlığın belli kısmını gizleyip gösterdiğini başka bir şeyle birleştirmekse, ateizm savunurunun yöntemi de bilginin belli kısmını kesip zihnindekiyle birleştirerek aktarmaktır.

    3- Nötron yıldızları o kadar sıkıştırılmış yıldızlar ki içlerinden alınacak 1 çay kaşığı maddeyi taşıyabilmek için 4 milyondan fazla kamyona ihtiyaç olur! Son araştırmalar altının yaratılışının, 2 nötron yıldızının birleştirilmesi ile olduğunu gösterdi. Altın süs dışında, kendine has yaratılmış özel yapısı sebebiyle uzay ve havacılıktan elektrik ve elektronik sanayiine, bilişimden ilaç sektörüne kadar pek çok farklı alanda kullanılıyor. Uzaktakilerin bizimle alakası olmadığı görüşü de adım adım tarihe karışıyor. Nasıl bizim yararımız için yaratılmışlar, bilim bunları ortaya koyuyor. Etraflarında saniyede onlarca, yüzlerce kere dönen nötron yıldızlarına pulsar deniyor.

    4- Yaratılışın delilleri belli yapı ve kanunlarla sınırlı değil. Her şey yaratılışın kesin delili; ‘zamanın akması’ bağlamında. Mesela düşen bir yaprak gördüğünüzü düşünün. Burada gördüğünüz şey bir harekettir, değişimdir. Eğer evrenin ve zamanın bir başlangıç anı, yani yaratılış anı olmasaydı böyle bir olay gerçekleşmeyeceği gibi hiçbir olay da gerçekleşmezdi. Çünkü bu yaprağın düşmeye başladığı belli bir vakit var. Eğer evren ve zaman başlangıçsız olsaydı, yani sonsuz olsaydı, o ‘sonsuz geçmiş’ geçip de yaprağın düşeceği o an sonsuza kadar gelemezdi. Bu her olay için böyle, algıladığınız her değişim ve düşünmeniz -ki o da zamanla olur- kesin bir yaratılış delilidir. ‘Değişenler’ yani sınırlılar, ‘değişmekten münezzeh’ yani sonsuz olanın varlığı ile vardır. Zaman, sınırlı bir zaman önce yok iken yaratıldığı için yaprağın düşme anı gelmiştir.

    5- Güneş’ten sonra bize en yakın olan ‘Proxima Centauri’ adlı yıldıza uzaklığımız yaklaşık 4,24 ışık yılı, bir başka ifadeyle 40 trilyon km’dir. Saatte 1000 km hızla giden bir araç düşünün, bu hızla bu yıldıza yaklaşık 40 milyar saatte gidilir. 40 milyar saat, 4 milyon yıldan da uzun bir süredir; 4566210 yıl. Bu yıldız, bizim galaksimizdeki yaklaşık 300 milyar yıldızdan, Güneş’ten sonra bize en yakın olanı sadece (3’lü olarak kabul edilen Alfa Centauri sisteminden biri). İnsanların yaptığı ve Dünya’dan en uzak mesafeye gidebilmiş uzay aracı, 1977 yılında fırlatılan Voyager 1’dir ve hızı da saatte yaklaşık 61000 km. Güneş Sistemi’nden çıkarak Proxima Centauri yıldızına doğru giden Voyager 1’in, yıldıza bu hızla ancak 73000 yıldan daha uzun sürede ulaşabileceği hesaplanıyor. Allah, kâinatı müthiş bir ihtişamla yarattığını bizlere gösteriyor.

    6- *Bilimsel Veri: Evren genişliyor.
    *Bilimsel Veri: Evrenin genişleme hızını etkileyen sebeplerden biri de evrendeki maddenin oranıdır.
    *Bilimsel Veri: Evrenin ilk anlarında madde daha az olsaydı, genişlemesi çok daha hızlı olacağı için yıldızlar ve galaksiler oluşamazdı.

    SONUÇ: Evrendeki bütün galaksiler insan için yaratılmıştır.

    7- Bir varlığın olması, ancak varlığının başlaması ile mi mümkündür? Hayır, ama varlığı başlayanların olması, ancak varlığı başlamayan olduğu için mümkündür. Mutlak “varlık”, varlığı başlamayandır. Başlangıcı olmayan, değişmez. Değişenler, varlığı başlayanlardır. Değişenlerin başlangıç anı, değişmekten münezzeh olan zamansız olarak dilediği için vardır. Varlığı başlayanlar, varlığı başlamayan “sebebe” muhtaçtır. Tüm varlığın “sebebi”, zamansız olan mutlak varlık sonsuz yücedir. Bir “gelecek” beklemez. Hiçbir şey öğrenmez, bilir. “Bilgi”, O’nun bildiğidir. O’nun bildiğinden başka hiçbir bilgi yoktur. Sonsuz bilgi sahibidir, sınırsızdır. İlah, sadece sınırsız olandır. Sınırı olanın ötesinde 2. bir varlık var demektir. 1’den çok sınırsız olmaz, tek sınırsız olur. “O, Evveldir, Ahirdir, Zahirdir, Batındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadid Suresi, 3)

    8- Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu ve dolayısıyla geleceği tümüyle belirlediğini kabul etmeyenler, nasıl bir çelişkide olduklarını görmüyorlar. Çünkü zamanın, haşa Allah’ın Zatı için de geçtiğini iddia edenler, Allah’ın da geçmişi olduğunu iddia ederler. Haşa Allah’ın geçmişi olduğunu iddia edenler de “Allah’ın başlangıcı var” diyemeyeceklerine göre, Allah’ın geçmişinin sonsuz olduğunu iddia etmek zorundadırlar! “Allah’ın geçmişi sonsuz” diyorlarsa, bizi annemizin karnında yarattığı an gelmeden önce, Allah için sonsuz bir geçmişin geçtiğini söylemek zorundalar. Oysa adı üstünde ‘sonsuz’ sonsuzdur. Ve ‘sonsuz’ olan bir geçmiş geçip de annemizin karnında yaratıldığımız an sonsuza kadar gelmez. Gerçek açık; zamandan münezzeh olan yüce Allah, evreni ve zamanı sınırlı bir zaman önce yarattığı için, annemizin karnında bizi yarattığı an gelmiştir.

    9- “Değişmek”, aslında aynı zamanda “başlamak” demektir. Başlangıcı olmayan değişmez, başlangıcı olan ise sürekli değişmek zorundadır. Bir varlık değişmiyorsa zaten, varlığının başlangıç anı yoktur ki. Değişmeyen varlık, zamansız varlıktır. Farklı ifade edecek olursam; bir varlığın değişmesi-hareketi, başlangıcı olduğu için olmaktadır. Dolayısıyla evrende istisnasız algıladığımız her şey ve hatta algılamamız -çünkü o da zamanla oluyor- yaratılış delilidir. Evrenin yaratılış anı 97000 sene önce veya 13.7 milyar sene önce ya da 800 trilyon sene önce olsun, hiç fark etmez. Değişme, mutlak-net-kesin bir yaratılış delilidir. Zaman, sınırlı bir zaman önce yaratılmıştır, varlık alemi bu yüzden var.

    10- Evrenin yaratılışından çok çok kısa bir süre sonra evrenin boyutu, 1 atomun boyutu kadar genişlemişti. Hemen öncesinde evrenin boyutu daha küçüktü elbette. Atom boyutuna geldiği anı özellikle anlatıyorum, çünkü en azından atomu herkes duymuştur. Daha küçük boyuttakilerin adını ancak araştıranlar bilse de, yaşlısından gencine kadar herkes atomun nasıl bir boyutta olacağını yaklaşık olarak bilir. Evrendeki bütün gezegenler, yıldızlar, galaksiler bu 1 atom boyutu kadar olan yerde idi. Tabi o boyutta hiç beklemeden hızla genişlemeye devam etti. Allah evreni böyle bir yaratışla var etti. Şimdi ise, “Bu kadar geniş bir evren, bu kadar küçük olan insan için mi var sadece?” diye soruyoruz önemi manâ yerine fiziksel büyüklüğe verme gafletine düşerek. Bu soruya “evet” de diyebiliriz “hayır” da, esas konu bu değil. İlginç olan, bilinç sahibi olan insanı, taş veya duvar gibi görmekten hâlâ kurtulamayanların olması, bunu hayretle izliyorum. Konu genişlik ise de neden soruyu, evrenin ilk anlarındaki boyutunu düşünüp “Evrenin bir zamanlar bu kadar küçük olduğunu keşfedebilecek insanın, ancak evrenin bu kadar genişlemesi ile var olması bize neyi gösteriyor?” şeklinde sormuyoruz?

    11- Doğanın arkasında doğa olmaz. Doğa zamanlı varlıktır. Üzerinde zamanın geçtiği bir varlığın ardında hep üzerinde zamanın geçtiği varlıklar olsa geçmiş sonsuz olurdu. Geçmiş sonsuz olsaydı ‘şu an’ sonsuza kadar gelemezdi. Zaman, yok iken yaratılmıştır. Doğa, belli zaman önce yok iken yaratıldığı için mevcuttur. En’am Suresi, 79. ayet: “Gerçek şu ki, ben bir hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.”

    12-

    * Allah’ı istisnasız herkes, çok iyi bilir-tanır. {Delil; A’raf Suresi, 172-173}

    * Allah her şeyi bilendir. {Delil; İçindeki bilgi ve Hadîd Suresi, 3}

    * Gerçeği örtmeyenler (kâfir olmayanlar), Kur’an’da insanların bilemeyeceği gerçeklerin bildirildiğine şahit olduklarında, zaten Allah’ın her şeyi bilen olduğunu herkes gibi bildikleri için Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu kabul ederler. {Delil; Ankebût Suresi 47-48-49 ve Fussilet Suresi, 53}

    13- Futbol, insanların kendi sağlıkları için spor yaparak değerlendirebileceği 90 dakikalarını çalmak demektir.

    14- Tam Ay tutulması gerçekleştiği zaman, Ay’ın bize bakan yüzeyi tam olarak kararmıyor ve hafif kızıl bir renge bürünüyor. Bunun sebebi, Dünya atmosferinin, Güneş ışığındaki uzun dalga boylu -kırmızı- ışığı kırarak geçirmesi ve Ay yüzeyine ulaştırmasıdır. Bu ışınımın incelenmesiyle, Dünya atmosferindeki toz miktarı da belirlenebiliyor ve tutulan kayıtlara bakılarak uzun zamanda bu toz miktarının değişimi takip edilebiliyor. Allah, etrafımızda dönen bu güzel kürenin tutulması olayını da bizler için hem görsel olarak, hem de bilgi edinme anlamında bir nimet kılmış.

    “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13)

    15-

    1- “Güvenilir tek bilgi kaynağı, deney ve gözleme dayalı olandır” görüşü sizce doğru mudur?

    2- Şu anda rüyada mıyız?

    3- İlk soruya “evet doğrudur” cevabını verebilmek için, ikinci soruya “hayır” cevabını vermek ve ayrıca bu cevabı deney ve gözlem ile kanıtlamak zorunda olunduğunun farkında mısın?

    4- Rüya, algılanan her şeyi kapsayacağına göre, rüyada olunmadığı, deney ve gözlem ile kanıtlanabilir mi?


    16- Bilim, neden doğayı incelememiz gerektiğini söylemiyor; doğayı incelememizin neden doğru olduğunu söyleyen, bilim değil. Dolayısıyla bilim, temeli olmadan havada duran bir alan değil. İnsanı bilimle ilgilenmeye mecbur eden ve onun doğru olduğunu söyleyen dindir. Çünkü din, Yaratıcı’nın delillerini, varlığı nasıl yarattığını anlamamız için varlıkları incelememizi emreder. Bilim yaptıktan sonra geliştirilen teknolojiyle insanlığın bir bölümüne (maddi imkanı olanlara, sömürülmeyenlere) fayda sağlandı, fakat dikkat ederseniz insanlığın daha büyük bölümüne ve hatta diğer canlılara ise büyük acılar ve yıkım getirdi. Bilimin ve teknolojinin bütün insanlara faydalı olacak şekilde yönlendirilmesini de ancak din emreder, bilim değil. Dolayısıyla bilimin hem temeli dindir, hem de onun insanlara zarar vermeyecek şekilde yönlendirilmesini emreden dindir.

    17- Psikoloji bölümü okuyanlar farklı tanımlıyor veya detaylar dışına çıkmadıkları için hiç değinmiyor olabilirler ama bana göre “psikolojisi bozuk insan”, “sonsuzu düşünmeye yönelemeyen insan” dır ve tedavi edilmelidir. Varlığının her zerresi sonsuzdan kaynaklanan ve evrende açığa çıkmış bir bilinç varlık olan insan, ancak sonsuzu düşünmeye yöneldiği zaman tatmin ve çevresine gerçek anlamda faydalı olur. “Dert” dediklerinin sebebini, değerini, durumunu, konumunu ancak bu şekilde doğru belirleyebilir ve kalıcı olarak çözebilir. Öyleyse soru şunlar olmalı; bu insanın sonsuzluğu düşünmesine engel olan şartlanmaları nelerdir, bu insan sonsuzluğun anlamını anlamaya yönelmesinin önündeki engelleri besleyen kabullerinin mantıksızlığını ve neden sonsuzluğu anlamaya çalışmadığı için bu sıkıntılara adım adım düştüğünü nasıl görebilir? Uzman, bu soruları sorduktan sonra detaylarla ilgilenmeye başlayabilir.

  • Bilim ve Yaratılış

    GÜNEŞ TUTULMASI ALLAH’IN GÖSTERDİĞİ DELİLLERDEN BİRİDİR

    2.543 kere okundu


     Pek çok insan, Güneş’in tutulması olayını sadece biraz heyecan uyandıran bir doğa olayı olarak tanımlayıp üzerinden geçer gider. Bazı insanlar da kendi düşüncelerine dayanan asılsız anlamlar yükleyerek zihnini ve diğer insanları hakikati düşünmekten uzaklaştırır. Üzerinde gerektiği gibi biraz düşündüğümüzde ise Güneş tutulması olayının da yine bir şekilde bize faydalı olması için yaratıldığını kavrıyoruz. Bu olayın hangi açıdan bizim hizmetimize verildiğini anlatmak için öncelikle şu çok büyük gerçeği ifade edeyim; Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenlerin de pek çok uydusu var. Ancak tam Güneş tutulması, sadece bizim gezegenimizde gerçekleşmektedir.

     Dört tür Güneş tutulması vardır. Bunlar; parçalı, halkalı, tam ve hibrit tutulmalardır. [1] Tam tutulmayı da kapsayan Hibrit Güneş tutulması, nadiren gerçekleşir. [2] Dünya’nın belli konumundan izleyenler açısından Ay’ın görünen diskinin Güneş’in görünen diskini tamamen kapatmasıyla gerçekleşen ve araştırmalarımızda özellikle istifade ettiğimiz tam Güneş tutulması, çok özel bir ölçü sebebiyle gerçekleşir.

    Ülkemizden de izlenen 29 Mart 2006 tam Güneş tutulması ile ilgili bu görüntüler, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’ne aittir. Burada tutulmanın evrelerini görüyorsunuz. www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/tutulma_sonuclari/ilkgoruntuler.htm

     Yaklaşık 1 milyon 400 bin km olan Güneş’in çapı, Ay’ın çapından yaklaşık 400 kat büyüktür ve aynı zamanda Ay, Dünya’ya Güneş’ten 400 kat daha yakındır. Bu uzaklık ve büyüklükler, Dünya’daki bizlere Güneş’in ve Ay’ın aynı boyutlardaymış gibi görünmesinin sebebi.

     Astrofizikçi Dr. Holly R. Gilbert, bir belgesel serisi olan Naked Science’ın, Paskalya Adası’ndaki Güneş tutulması ile ilgili bölümünde şöyle diyor: “Bu, 400 kat daha büyük ve 400 kat daha yakın olma oranı, Ay’ın Güneş’in yüzeyini tamamen kapattığı noktada mükemmel bir durum yaratıyor ve yeryüzünden tam bir Güneş tutulması izlenebiliyor. Güneş sistemindeki tam Güneş tutulması deneyimini yaşayan tek gezegen bizimki…” [3]

    Tam Tutulma Evresi. 29 Mart 2006’da gerçekleşen tam Güneş tutulmasından.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/tutulma_sonuclari/ilkgoruntuler.htm

     Bildiğiniz üzere, ifade edilen bu 400 kat büyüklük, elbette hacim (kapladığı alan) olarak değil. Mesela Dünya ile Güneş arasındaki çap farkını düşünelim; Güneş’in çapı, Dünya’nın çapından yaklaşık 109 kat büyük. Ama hacmi, Dünya’nın yaklaşık 1300000 katı. Güneş’in içine yaklaşık 1 milyon 300 bin tane Dünya sığabileceğini düşünmek de Ay ile Güneş arasındaki hacim farkının anlaşılması için yeterli olacaktır. Söz konusu 400 kat büyüklük, belirttiğim üzere çap anlamında, konuya az da olsa yabancı olabilecekler için bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra devam edelim.

     Ay’ın çapı yaklaşık 3474 km [4]

     3474 x 400 = 1389600 eder ki bu da Güneş’in çapına yakındır. Yaklaşık 1 milyon 400 bin km olarak ifade edilir. Allah’ın böylesine bir mesafe ve büyüklük oranını takdir etmesi apaçık bir işarettir.

     Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Osman Selam da Ay ve Güneş tutulmaları ile ilgili hazırladığı ve herkese açık olan ders notunda bu ölçüyü şöyle anlatıyor:

     “Ay ve Güneş’in Yer’den izlenen açısal çapları neredeyse birbirine eşit ve ortalama 30 yaydakikasıdır (0.5°).” [5]

     İnsanlık bugün, kendisine verilmiş akıl ve imkânlarla teknolojiyi geliştirdi ve Güneş üzerinde çalışmalar yapmak için özel araçlar üretti. Fakat bütün bu teknoloji nimetine rağmen sadece Güneş tutulmasıyla öğrenebildiğimiz çok şey var. Güneş’in tam resminin elde edilebilmesi için bilim insanlarının, tam Güneş tutulmalarının olduğu zamanda ilgili yerde bulunması gerekiyor. Özellikle bu vakitleri takip ederek Güneş üzerinde araştırmalar yapıyorlar. Astronom ve Güneş tutulması araştırmacısı olan profesör
    Jay Myron Pasachoff, yukarıda da zikrettiğim “Paskalya Adası’nda Güneş Tutulması” adlı belgeselde şöyle diyor:

     “Güneş üzerinde çalışmalar yapmak için harika uzay araçlarımız ve dağların zirvesine kurulmuş gözlem evlerimiz var. Ama hâlâ başka zamanlarda değil, tutulmalarda öğrendiğimiz bir sürü şey var. Güneş’in tam resmini elde etmek için Güneş tutulmalarına gitmek zorundayız.” [6]

    Tam Güneş tutulmasından hemen önce ve hemen sonra oluşan bu kısa süreli olguya “elmas yüzük etkisi” deniyor. 2. temas anı ve 3. temas anı (Elmas Yüzük)
    29 Mart 2006, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi.

     Güneş’in tutulması ve böylece göz kamaştıran parlaklığının ortadan kalkmasıyla Güneş hakkındaki önemli gerçekler ortaya çıkıyor. Bilim insanlarının ifade ettiğine göre her gün gördüğümüz Güneş’in, ancak tutulmalar olduğunda çevresinde en iyi şekilde görebildiğimiz bütün bir bölge var. Prof. Pasachoff bu hususu da şöyle açıklıyor:

     “Biz onun sıcak yüzeyinin her gün bir sürü ışık yaydığını görüyoruz. Ama bu belirsiz bir atmosfer, ancak dikkatli bir şekilde baktığınızda fark edebilirsiniz. Her gün gördüğümüz Güneş’in çevresinde ancak tutulmalar olduğunda en iyi şekilde görebildiğimiz bütün bir bölge var.” [7]

     Belki de, bana henüz nasip olmadığı gibi, bir tam Güneş tutulmasını ve çevreye etkisini doğrudan gözlemlemek sizlere de henüz nasip olmamıştır. Bu yüzden birkaç dakika süren o tam tutulma anı ile ilgili anlatılanları aktarmak istiyorum. Tam tutulma anında bir alaca karanlık, görüş ufkumuzu çevreler ve gündüz vaktinde yıldızlar görünmeye başlar. Ayrıca Güneş’in en üst atmosfer katmanı olan korona, Güneş’in önüne geçen karanlık bir küre olarak algıladığımız Ay’ın etrafında görünmeye başlar. [8]

    Tam Tutulma sırasında yapılan yüksek ayırma güçlü tayf gözlemi sırasında RTT150 teleskobunun kubbesi ve tutulma. 29 Mart 2006, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi.

     Güneş Sistemi’nde yalnızca bizim gezegenimizde gerçekleşen tam Güneş tutulmasının, diğer tutulma türlerine göre çok daha önemli olmasının sebeplerinden biri de budur zaten; Güneş’in dış atmosfer tabakalarını görmemize aracı olması. Güneş’in veya herhangi bir yıldızın görülen parlak yüzeyi; ışık yuvarı, ışık küre veya fotosfer olarak adlandırılır. Tam Güneş tutulması sırasında bu parlak katman Ay tarafından birkaç dakika için örtüldüğünde, Güneş’in, normalde göremediğimiz 2 bölgesi görülebilir oluyor. Koronanın parlaklığı, fotosferden ulaşan ışıktan yaklaşık 1 milyon kat daha sönük olduğu için herhangi bir filtreye ihtiyaç duyulmadan kolayca fotoğraflanabilir. [9] Bu sırada yapılan gözlemlerle, özellikle koronanın fiziği ile ilgili önemli bilgiler elde edilir. [10]  Prof. Dr. Selim Osman Selam, tam tutulma zamanlarının bu açıdan önemini şöyle anlatıyor:

     “Bir tam Güneş tutulması sırasında, Güneş fotosferinin tamamı örtülmektedir ve tutulma dışı zamanlarda görülemeyecek kadar sönük ve dağınık yapıda olan “kromosfer (renkküre)” ve “korona (taçküre)” tabakaları görülebilir hale gelmektedir. Dolayısıyla tam tutulma zamanları, Güneş’in üst atmosfer katmanlarının Yer’den izlenebilmesi için çok önemli fırsatlar sağlamaktadır.” [11]

     Bize en yakın yıldız olan Güneş’teki bu bölgeleri görmek ve üzerinde çalışabilmek için tutulmalara giden araştırmacılar,  onun bizim için bir astrofizik laboratuvarı özelliğinde olduğunun farkındadırlar. Çünkü bu vesilelerle çok ayrıntılı incelenebilmektedir. Bir yıldızın yapısını, nasıl ısı ve enerji ürettiğini detaylı anlamak bu şekilde mümkün olmuş oluyor. Nitekim diğer yıldızlarla ilgili bilgilerin büyük kısmı da Güneş’i incelememiz sonucunda ortaya çıktı. [12]

     Uzay fizikçisi Dr. Jerry Goldstein, kendi yıldızımız üzerinde çalışabilme imkânının, evrenin geri kalanını anlamamıza yapacağı katkıyı, “Eğer bir yıldız üzerinde detaylı bir şekilde çalışabilirsek ve onu işleten şeyin ne olduğunu öğrenebilirsek o zaman evrenin geri kalanını anlamamızı sağlayacak bir anahtara sahip oluruz. Çok uzaktaki yıldızlara bakabiliyoruz. Evet, bir sürü bilgi de alabiliyoruz. Çünkü astronomlar müthiş bir iş başardı. Ama bu inanılmaz yıldıza yakından bakabilmek için onun yerine koyabileceğimiz başka hiçbir şey yok.” sözleriyle ifade ediyor. [13] Prof. Dr. Selam’ın, Güneş tutulmalarının bilim insanlarına düzenli rehberlik yapması ile ilgili sözleri de şöyle:

     “Güneş tutulmalarının sağladığı en önemli avantaj, Güneş kromosferi ve koronasının, zaman içerisinde gelişen teknoloji ile her seferinde daha detaylı gözlenebilmesine ve sürekli olarak geliştirilen yeni teorilerin denetlenmesine olanak tanımasıdır. 18. yüzyılda başlayan bilimsel amaçlı tutulma gözlemleri, 19. yüzyıl boyunca olgunlaşarak yeni gözlem araçlarının geliştirilmesini ve çok sayıda önemli keşife imza atılmasını sağlamıştır.”
     
     Ayrıca “Tam tutulma gözlemleri, koronanın genel ışınımının iki bileşene sahip olduğunu da ortaya çıkarmıştır.” diyen Prof. Dr. Selam’ın bu konuyla ilgili izahını da çalışmasında bulabilirsiniz. [14]

     Güneş’teki manyetik alanlar da çoğu kez bir tam Güneş tutulması sırasında gözlemlendi. Tutulmadan tutulmaya yıldızımızın en dış katmanı olan koronadaki farkları gözlemleyen bilim insanları, tutulmalar arasında kıyas yaparak Güneş’in çapının değişip değişmediğini de tespit ediyorlar. Bilim insanları, tutulma sırasında Ay’ın gölgesinin boyutunu ölçüyorlar, sonra da Ay’ın bilinen boyutu ve Ay ve Güneş’in bilinen mesafesi ile bu bilgiyi bir arada değerlendirerek Güneş’in çapının değişip değişmediğini hesaplıyorlar. Astrofizikçi Dr. Fred Espenak’ın dediği gibi: “Geçmiş yıllardaki tutulmalarla karşılaştırabiliyor ve bu farklı tutulmalar arasında Güneş’in çapının değişip değişmediğini görebiliyorsunuz.” [15]

     Güneş tutulmaları incelenerek yapılan en önemli keşiflerden biri de, Ağustos 1868’de Hindistan’dan izlenen tam Güneş tutulması aracılığıyla yapıldı. Fransız bilim insanı Pierre Janssen, tam tutulma sırasında Güneş’in atmosferini incelediğinde, daha önce bilinmeyen bir element keşfetti. Daha sonra bu elemente helyum adı verildi. Sonuçta helyum, Dünya’da değil, tam tutulması sırasındaki incelemelerle Güneş’te keşfedildi.

     Buraya kadar, tam Güneş tutulması vesilesiyle öğrenilenlerin sadece bir kısmını ve elbette o bilim insanları kadar ayrıntılarına girmeden aktardım. Güneş’in yapısının incelenmesine imkân oluşturması dışında tam Güneş tutulması, çok önemli farklı sonuçları olan gözlemlerin yapılmasına da aracı olmuştur. Genel Görelilik Kuramı ilk kez tam Güneş tutulması vesilesiyle gözlemlere dayanılarak ispatlanmış oldu. Bunu, daha önce aktardıklarımı, tam Güneş tutulmasının Güneş Sistemi’nde sadece bizim gezegenimizde gerçekleştiğini ve bu gerçekleşmenin uzaklıklar ve büyüklükler açısından nasıl bir ölçüye dayandığını bir arada ve özgürce düşünen herkes, eminim ki tam Güneş tutulmasına tanık olmamıza sebep olan bütün şartların, bu incelemeleri kolayca yapmamız için özellikle yaratıldığını kavrayacaktır.

     Dr. Fred Espenak, “Einstein izafiyet teorisini geliştirirken bunu sınamanın tek yolunun bir Güneş tutulması süreci olduğunu fark etti.” diyor çünkü teorinin ispatı, doğrudan kütlenin uzay-zamana etkisi ile ilgiliydi. [16]

     Cevabı bilinmesi gereken soru şuydu; kütle çekimi ışığı etkiler mi ve bir mercek gibi onu kırar mı? Teori buna “evet” diyordu fakat yıldızların ışığının bükülmesini fark etmemizi sadece Güneş gibi büyük kütleli bir cisim sağlayabilirdi. Üstelik bu gözlemi yapabilmemiz için Güneş’in bu şekilde, tam Ay kadar uzaklıkta ve tam da Ay kadar büyüklükte olan bir cisim tarafından örtülmesi gerekliydi.

     Prof. Dr. Selam, Einstein’ın Genel Görelilik Kuramının testi için değerlendirilen tam Güneş tutulmasının önemini şu sözleriyle vurguluyor: “Bilim tarihinde yerini alan en önemli tutulma, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlanmasının hemen ardından, 29 Mayıs 1919 tarihinde gerçekleşen tam Güneş tutulmasıdır. Alman fizikçi Albert Einstein, 1907 ile 1916 yılları arasında Newton çekim yasasının alternatifi olan “Genel Görelilik Kuramı”nı geliştirerek ortaya atmıştır. Bu kuram, çok büyük kütlelere sahip cisimlerin yakınlarında, uzay (boyut) ve zaman kavramlarının, klasik kurama göre yeniden ele alınmasını gerektirmekteydi.” [17]

     Einstein kuramını sunarak, kütle çekim etkisinin uzay-zamanın bükülmesinin sonucu olduğunu öne sürdü. Buna göre, büyük kütleli cisimler uzay-zamanı bükerek, yıldızların ışığının izlediği yolda bir sapma oluşturmalıydı. Güneş’in sağladığı bu eğrilik aslında hep var fakat onun parlaklığı sebebiyle yıldızların ışığını görmemiz ve dolayısıyla yollarının eğrildiğini tespit etmemiz mümkün olmaz. Bu yüzden eğrilik Dünya’dan sadece tam Güneş tutulmasında tespit edilebilir ve ne ölçüde uzay-zamanın büküldüğü belirlenebilir. [18]

     Albert Einstein, “İzafiyet Teorisi – Özel ve Genel Görelilik” adlı kitabında bu eğrilmeyi şöyle anlatıyor:

     “Genel Görelilik Kuramı’na göre bir çekim alanından geçerken ışığın eğrildiğini ve bu eğrinin bir çekim alanına atılan bir cismin izlediği yola benzediğini 22. bölümde anlatmıştık. Bu kuramın sonucu olarak, bir gök cisminin yakınından geçen bir ışık ışınının cisme doğru eğrildiğini tahmin ederiz.” [19]

     Tutulma bilimcileri, 29 Mayıs 1919’da gerçekleşecek tutulmayla, izafiyet teorisini test etmek için gerekli hazırlıkları yaptılar. Araştırma için yapılması planlanan; gözlemlenen belli yıldızların fotoğraflanmaları ve sonra aynı yıldızların tam Güneş tutulması sırasında tekrar fotoğraflanmaları. Eğer teori doğru ise, -Güneş’in kütlesi sebebiyle- yıldızların bize biraz kaymış olarak görünmesi gerekiyordu. Bu, o yıldızları, gerçekte oldukları yerden farklı yerde görmemiz anlamına gelir.

    Görüntünün alındığı belgesel: BENDER Mark (Yön.), Paskalya Adası’nda Güneş Tutulması (Easter Island Eclipse), Naked Science, 1080 Entertainment, National Geographic Channel, ABD, 2010, 34. dakika

     Einstein bu testin yapılma şeklini, nedenleriyle de anlatıyor:

     “Bu sonuç, tam bir güneş tutulması sırasında yıldızların yerlerinin fotoğraflarla tespit edilmesiyle araştırılabilir. Tam bir güneş tutulması oluncaya dek beklememizin tek nedeni diğer zamanlarda güneş ışıkları ile atmosferin fazla aydınlatılmasından dolayı güneşe yakın olan yıldızların görünmemesidir.”

     “Güneşin yakınındaki yıldızların, güneş tutulması anında fotoğrafı çekilir. Buna ek olarak güneş gökteki durumunu değiştirdiğinde, yani birinciden bir iki ay daha önce ya da daha sonra, aynı yıldızların ikinci bir fotoğrafı çekilir.”
    [20]

     Bu test, Cambridge Üniversitesi astronomlarından Arthur Eddington’un liderliğinde, Brezilya ve Principe Adası’na tutulmanın fotoğrafını çekmek için giden iki ayrı grup tarafından yapılmıştı. [21] Tabi gözlemlerle ilgili sonuçlar, aylar sonra netleşti ve açıklandı. Sonuç olarak Genel Görelilik Kuramı, ilk kez tam Güneş tutulması vesilesiyle deneysel yoldan ispatlanmış oldu.

     Fizik Yüksek Mühendisi, Üst Atmosfer ve Uzay Fiziği Uzmanı Taşkın Tuna, gözlemlerin doğruladığı bu olayı, kitabında şöyle anlatıyor:

     “Güneş’ten çok uzaktaki yıldızlardan gelen ışınlar, Güneş’in çekim kuvvetinin etkisiyle oluşan ‘çukura’ düşüyor ve sonra yollarına eğri bir doğrultuda devam ederek Dünya’ya ulaşıyordu. Buradan şu ilginç sonuç çıkıyordu:

     Yıldızlar, gerçek olarak bulundukları yere göre değil, yön değiştiren ışığın uzantısına göre bir görüntü verirler. Güneş, yıldızlardan gelen ışığı kendine doğru çekerek büker ve bu çukurdan çıkan ışınlar, bize yıldızın gerçek yerinden daha farklı bir konumdaki görüntüsünü verirler.”
    [22]

    Einstein ise sonuçları şöyle ifade etti:

    “Güneş tutulması sırasında çekilen yıldız fotoğrafları ile diğer fotoğraflar arasındaki farklılığın bir milimetrenin yüzde biri kadar olması bekleniyordu. Böylece fotoğrafların çekilmesinde ve bunların üstünde yapılan ölçümlerde büyük bir titizlik gösterilmesi gerekiyordu. Ölçmelerin sonuçları, kuramı tamamen tatmin edici bir şekilde doğruladı.” [23]

     Böylece evrenin yapısıyla ilgili büyük bir gerçek ortaya çıkmış oldu ki bu, bilim dünyasını ve hatta hayatımızı değiştirdi. İzafiyetin ispatı; kara delikler konusundaki anlayışımızı, Mars üzerine araç indirme yöntemimizi etkilediği gibi, kullandığımız GPS (Global Positioning System; Küresel Konumlama Sistemi) de izafiyeti bilmemiz sebebiyle işlemektedir. GPS, izafiyetin etkisi dikkate alınmadan kesinlikle çalışmaz. [24]

     Çünkü evrendeki her maddenin olduğu gibi, Dünya’nın da bir kütlesi vardır ve kütlesi ölçüsünde uzay-zamanı büker. Kütlenin uzay-zamanı büktüğü gerçeği anlaşılmadan ve gerekli hesaplamalara göre düzenleme yapılmadan GPS olmaz. Araba ile yolculuk yapıp GPS’den istifade ederek gitmek istediğimiz yere ulaşmamıza aslında, bir tam Güneş tutulması da vesile olmuş olur diyebiliriz. Tabi ayrıca uydular sürekli hızla gittikleri için de zamanları bize göre farklı akar, hızın zaman üzerindeki etkisi de hesaba katılmalı ve düzenlemelere dahil edilmeli ki sistem doğru işleyebilsin. GPS’in faydası elbette sadece Dünya üzerinde yolculuk yapmakla sınırlı olmadığı gibi, kütlenin uzay-zamanı büktüğünün ispatı da elbette fayda olarak sadece GPS’i getirmedi.

     Güneş tutulmasını inceleyerek öğrendiğimiz bilgilerle teknolojiyi ve evrene bakışımızı geliştirdiğimiz gibi, hem Dünya’dan, hem de Dünya’nın dışından yaptığımız uzay araştırmalarında büyük hız kazandık. Keşfedilen bir gerçeğin, teknolojinin gelişmesine nasıl katkı sağladığını sanırım en iyi bilenler bilim insanları ve o teknolojiyi geliştiren uzmanlardır. Bu konuyu, sadece ve doğrudan maddi kâr hedefleyen insanlara anlatmak genelde biraz zor oluyor. Ayrıca bilim insanları bugün Güneş üzerinde araştırma yapmak için, Güneş tutulmasını uzay araçlarıyla -Dünya’nın dışında- taklit etmeye çalışıyor. Bu, Dünya’nın dışında mümkün olabilmektedir, çünkü atmosferin olmadığı bir ortamda Güneş’in önüne getirilen küçük bir cisimle benzer sonuca ulaşılabilir ve böylece Güneş’in dış kısımları incelenebilir.

     Ama insanlık bu araştırmaları ve izafiyet teorisinin ispatını yapmak için bu zamanı beklemeye ihtiyaç duymadığı gibi, Dünya’nın dışına çıkmaya da mecbur olmadı. Çünkü Güneş Sistemi’nde hiçbir gezegende olmayan bir nimete; tam Güneş tutulması nimetine zaten sahibiz. Ayrıca bu yazı boyunca saydığım her bir keşfin, bizlere nasıl basamaklar oluşturduğunu da inceleyebiliriz. Sonuçta, Dünya’dan izlenen Güneş tutulması ile kütlenin uzay-zamanı büktüğünün ispatı 1 asır önce yapıldı. Güneş biliminin tamamıyla Dünya’nın dışından yönetilmesini sadece giderler bile imkânsız kılıyor. Ve bu yüzden bu araştırmaları sadece Dünya’nın dışına çıkabilenler yapmıyor, çok daha kolay şekilde Dünya’nın farklı yerlerinden pek çok bilim insanı bu çalışmaya istediği gibi katılabilmektedir.

     Bunların üzerinde iyice düşünülmeli. Allah, gökte yarattığı bu oluşumu da bir bilgi edinme aracı olarak bizlere nimet kılmıştır, ayetlerde buyurduğu gibi;

     “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.” (Lokman Suresi, 20) [25]

     “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13) [26]


    Onur Mustafa Ezber

    Kaynaklar: 

    [1] NASA, Eclipse Web Site, Five Millennium Catalog of Solar Eclipses, Introduction, https://eclipse.gsfc.nasa.gov/SEcat5/SEcatalog.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [2] Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür BAŞTÜRK, 3 Kasım 2013 Hibrit Güneş Tutulması, http://rasathane.ankara.edu.tr/files/2013/10/3_kasim_hibrit_gunes_tutulmasi_web.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [3] BENDER Mark (Yön.), Paskalya Adası’nda Güneş Tutulması (Easter Island Eclipse), Naked Science, 1080 Entertainment, National Geographic Channel, ABD, 2010, 8. dakika

    [4] NASA, Jet Propulsion Laboratory, California Institute of Technology, https://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA14011 (Erişim tarihi: 26 Mayıs 2019)

    [5] Prof. Dr. Selim O. SELAM, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, AST412, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, Ankara, 2007, s.22, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50214/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_19-25.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [6] Adı geçen belgesel (detayları 3 numaralı kaynakta), 5. dakika

    [7] Adı geçen belgesel, 9. dakika

    [8] EarthSky, Are solar eclipses more common than lunar eclipses?, March 7, 2016,https://earthsky.org/space/are-lunar-eclipses-more-common-than-solar-eclipses (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [9] TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG), Güneş Tutulması Konulu Deneyler, Gözlemler, http://www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/turkish/tutulma_deney_gozlem/tutulma_deney_gozlem.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [10] TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG), Güneş Tutulması, http://www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/turkish/gunes_tutulmasi/gunes_tutulmasi.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [11] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.23, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50214/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_19-25.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [12] TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG), Güneş Tutulması Konulu Deneyler, Gözlemler, http://www.tug.tubitak.gov.tr/etkinlikler/tutulma/turkish/tutulma_deney_gozlem/tutulma_deney_gozlem.html (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [13] “Easter Island Eclipse” adlı belgesel (detayları 3 numaralı kaynakta), 44. dakika

    [14] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.51 ve s.54, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50221/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_50-54.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [15] “Easter Island Eclipse” adlı belgesel (detayları 3 numaralı kaynakta), 33. dakika

    [16] Adı geçen belgesel, 34. dakika

    [17] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.48, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50220/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_48-50.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [18] Bilim ve Teknik, Mart 2016 (580. sayı) eki, Göreliliğin Etkisi, http://www.bilimteknik.tubitak.gov.tr/sites/default/files/posterler/goreliligin_etkisi.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [19] Albert Einstein, İzafiyet Teorisi – Özel ve Genel Görelilik, İngilizceden çeviren: Gülen Aktaş, Say Yayınları, 15. Baskı, s.116

    [20] a.g.e., s.117

    [21] Selim Osman SELAM, AY ve GÜNEŞ TUTULMALARI DERS NOTU, s.48, https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50220/mod_resource/content/1/AST412_DersNotu_48-50.pdf (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [22] Taşkın Tuna, ‘Ol Dedi Oldu – 1’, Şule Yayınları, 23. Baskı, ss. 248-249

    [23] Einstein, a.g.e., ss.117-118

    [24] Adı geçen belgesel, 35. Dakika

    [25] http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=31&ayet=20 (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

    [26] http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=45&ayet=13 (Erişim tarihi: 24 Mayıs 2019)

  • Görseller
    4.715 kere okundu

    Bu sayfada, bilim insanları hakkında bilgilerin ve bilim insanlarına ait sözlerin yer aldığı, hazırladığım bazı görselleri bulacaksınız. İsimlere tıklayarak açabileceğiniz görselleri indirebilir ve üzerlerinde hiçbir değişiklik yapmadan istediğiniz gibi paylaşabilirsiniz.

    Muhammed Abdüsselam

    Alexander Polyakov (1)

    Alexander Polyakov (2)

    Alper Bilgili (1)

    Alper Bilgili (2)

    Alper Bilgili (3)

    Aziz Sancar

    Enis Doko (1)

    Enis Doko (2)

    Enis Doko (3)

    Enis Doko (4)

    Enis Doko (5)

    Enis Doko (6)

    Enis Doko (7)

    Enis Doko (8)

    Enis Doko (9)

    Enis Doko (10)

    Enis Doko (11)

    Enis Doko (12)

    Francis Collins

    Mücahit Gültekin

    Fuat Sezgin








  • Bilim ve Yaratılış

    MESSİER 87 (M87) GALAKSİSİ’NİN MERKEZİNDEKİ KARA DELİK VE SÜPER KÜTLELİ KARA DELİKLER

    1.410 kere okundu
    Görselin alındığı kaynak: www.eso.org/public/images/eso1907a

     10 Nisan 2019’da ilk kez bir kara deliğin görüntüsü yayımlandı. Olay Ufku Teleskobu Projesi’nde (Event Horizon Telescope, EHT) çalışan astronomların açıklamasıyla beraber fotoğrafı yayımlanan bu kara delik, Messier 87 Galaksisi’nin merkezinde ve bize uzaklığı yaklaşık 55 milyon ışık yılı. Kütlesi ise Güneş’in 6.5 milyar katı olduğu için, ‘süper kütleli kara delik’ deniyor. [1] Güneş’in içerdiği maddenin 6 milyar katından fazlasının bir arada sıkıştığını düşünün, bu müthiş bir oran.

     Süper kütleli kara delikler, en büyük kara deliklerdir ve oluşumlarının da yıldızsal kara deliklerden farklı olması gerektiği düşünülmektedir. Yıldızsal kara delikler çoğumuzun bildiği gibi, çok büyük kütleli yıldızların içlerine çökmeleriyle oluşuyor. Bunların en büyüklerinin, en fazla onlarca Güneş kadar kütleye sahip olduğu düşünülüyor; şimdiye kadar bu kadarı tespit edilebildi. Fakat süper kütleli kara delikler 100 binlerce Güneş kadar kütleye sahip olabileceği gibi, milyonlarca ve milyarlarca Güneş kadar kütleye de sahip olabilir.

     Tespit ettiğimiz kadarıyla, yıldızsal kara deliklerin sahip olduğu kütle ile süper kütleli kara deliklerin sahip olduğu kütle arasında büyük bir uçurum var. Ve ikisi arasında kütleye sahip kara deliklerin tespit edilememesi de bilim insanlarını, süper kütleli kara deliklerin oluşumuyla ilgili farklı teorilere itti.

     Bunlardan biri, galaksilerin birleşmesiyle bu kara deliklerin oluşmasıdır. Hem böylece, birleşen galaksilerin merkezlerindeki kara deliklerin de birleşerek daha çok büyümeleri mümkün. Fakat ‘bunun tek başına yeterli olması mümkün mü?’ sorusu akla geliyor. Çünkü evrenin başlangıç anı, aslında çok da uzak değil; yaklaşık 13 milyar 730 milyon yıl önce. Ayrıca evren sürekli genişliyor, galaksi kümeleri birbirlerinden uzaklaşıyor. Galaksilerin kaç tanesi, oluşmalarından sonraki sürede birleşebilirdi? Bu sürenin yeterli olmayabileceği bilindiği için farklı teoriler de geliştirildi.

     Bir teori de oldukça ilginç. Buna göre süper kütleli kara delikler, algılayamadığımız fakat olması gerektiğini düşündüğümüz ‘karanlık madde’ aracılığıyla oluşmuş olabilir. Çünkü kara delikler, kütle çekimine sahip maddeleri içine çekip alabilir. Karanlık maddelerin de zaten kütleleri olduğu için, süper kütleli kara delikleri onlar da besliyor olabilir. Bununla ilgili karanlık yıldız teorisi bile var. Çünkü bildiğimiz yıldızların büyüklük konusundaki sınırı, böyle süper kütleli kara deliklerin oluşması için yeterli değil. Fakat deniyor ki; bazı yıldızlarda iç reaksiyonlara güç veren şey, karanlık madde olabilir. Karanlık maddenin enerjisi, karanlık yıldızların devasa boyutlara ulaşmasını sağlar. Ve sonuç olarak; süper kütleli kara deliklerin, bu devasa karanlık yıldızlar aracılığıyla olabileceği iddia ediliyor.

     Fakat makul görünen bir teori daha var; bu süper kütleli kara deliklerin oluşumu, evrenin yaratılmasının ilk anlarında başladı. Evren, ilk anlarında daha dar alanda olduğu için madde daha yoğundu ve bu yüzden bu kara delikler oluşup böyle büyüyebildi. Buna göre bu ilk kara deliklerin oluşumu için yıldız aşaması gerekmiyordu; yani gaz bulutları, doğrudan çöküş olarak tanımlanan bir süreçle çok büyük kara delikler meydana getirmiş olabilirler. ‘Galaksi’ adını verdiğimiz yapıların da, yıldızların-maddelerin, oluşan bu süper kütleli kara deliklerin çevresinde bir araya gelmesiyle oluştuğu düşünülüyor. Bu yüzden bu süper kütleli kara deliklerin, evrendeki galaksilerin bir çoğunun merkezinde var olduğu tahmin edilmektedir. Astrofizikçilere göre kütlesi yeterince büyük olan her galaksinin merkezinde bulunurlar. [2] Mesela bizim galaksimiz olan Samanyolu Galaksisi’nin merkezinde olduğu düşünülen süper kütleli kara deliğin adı Sagittarius A*’dır.

     Sonuçta elimizde, bu kara deliklerin nasıl bu kadar sürede bu kadar büyük hâle getirildikleri ile ilgili pek çok teori var. Süper kütleli kara deliklerin yaratılmasında, bu saydığım süreçlerden bir çoğu da geçerli olabilir. Nasıl olursa olsun sonuç aynı; maddeler-yıldızlar bunların etrafında bir araya geliyor, dönüyor. İncelediklerime göre anlıyorum ki bu süper kütleli kara delikler, galaksilerin mevcut durumda olmasının sebeplerinden biri. Galaksilerin bu şekilde oluşumuna vesile olmaları için yaratıldıklarını anlıyorum.

     Her ne kadar, Bekenstein-Hawking Radyasyonu olarak adlandırılan sürece göre kara deliklerin de ömürlerinin olduğu ve ışıma yaparak çok çok yavaş şekilde kütle kaybettikleri gösterilse de [3], evrendeki en kararlı ve en uzun ömürlü gök cisimleridir -mikro kara delikler hariç-. Kara deliklerin tamamen kara olmadığı, yaydıkları bir şeylerin de olduğu ve böylece ölümlü oldukları gerçeğinin tespit edilmesi, pek çok insanı şaşırtmış olabilir.

     Tekrar söz konusu fotoğrafa döneyim. Tabi bildiğiniz gibi fotoğrafta görmediğimiz şey, kara delik. Biz kara deliği etrafında oluşturduğu etki sebebiyle biliyoruz. Fotoğrafta görülen kısım, olay ufkunun çevresi. Olay ufku öyle bir bölge ki, o alanı geçen ışık bile artık geri kaçamaz. Olay ufkunu her ne geçerse geçsin artık geri dönemez, ulaşacağı yer kara deliğin merkezidir. Görselde göremediğimiz kısım sadece merkezi değil, olay ufkunun içini de göremiyoruz; hızı saniyede 299.792 km olan -elektromanyetik dalgalar bu hızla yayılır- ışık bile kaçamıyorsa neyi görebiliriz ki? Bizim gördüğümüz kısım, olay ufkunun çevresinde yörüngeye girmiş olan maddeler. Bu gazlar, kara deliğe yakın oldukları için çok büyük hızlarda dönüyorlar ve birbirleriyle etkileşimlerinden aşırı derecede ısınıyorlar.

     Fotoğraf, doğrudan görüntü sağlayan optik teleskoplarla değil, farklı ülkelerdeki 8 radyo teleskobunun -bu yıl (2019) 10’a çıktığı da belirtiliyor- tek bir teleskop gibi çalıştırılmasıyla elde edildi. Olay Ufku Teleskobu (Event Horizon Telescope) ismi, tek bir teleskobun değil, tümünün adı; fakat tek bir teleskop gibi çalıştırılıyorlar. Buna “bir teleskop ağı” da diyebiliriz. Hedef, bu çapta üretilemeyen bir teleskobun yapacağı işlemi, bu şekilde uzak bölgelerdeki birçok teleskop ile yapmaya çalışmak. Arada boşluklar olduğu için de elde edilen görüntünün netliği bu kadar oluyor. Çeşitli farklı bölgelere daha fazla teleskop kurulursa, netlik de artacaktır. Gördüğümüz görüntü, olay ufkunun çevresindeki gazların yaptığı ışıma. Radyo dalga boyundaki bu ışıma, merkezde bulunmuyor; çünkü bu bir kara delik. Bilim insanları, radyo teleskopları ile alınan verilerin, gözle algılayacağımız halini bizlere göstermektedir.

     Sonuçta bu gelişmelerle, Allah’ın yaratışındaki ihtişamlı sanatı anlamaya-düşünmeye-hissetmeye bir adım daha yaklaştığımız için çok heyecanlıyız.

      “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler (deliller) vardır.” (Casiye Suresi, 13) [4]

      “Gerçek şu ki, ben bir hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.” (En’am Suresi, 79) [5]

    Onur Mustafa Ezber

    Kaynaklar: 

    [1] NASA, “Black Hole Image Makes History; NASA Telescopes Coordinated Observations”, April 10, 2019, https://www.nasa.gov/mission_pages/chandra/news/black-hole-image-makes-history (Erişim tarihi: 24 Nisan 2019)

    [2] Bilim ve Teknik, Sayı 618, s. 18, Mayıs 2019

    [3] Dr. Enis Doko, ‘Bilimsel Gizemler ve Yalanlar’, Destek Yayınları, s. 319

    [4] http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=45&ayet=13 (Erişim tarihi: 24 Nisan 2019)

    [5] http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=6&ayet=79 (Erişim tarihi: 24 Nisan 2019)